Languages
Content Who? About us Events Submissions Submenu
« back

Valizdeki Mektup

Menekşe Toprak (2017)

Da­ra­cık mer­di­ven­ler­den iner­ken, bir za­man­lar ku­lak­la­rı sa­ğır eden si­ren ses­le­riy­le ken­di­le­ri­ni bu ya­rı ka­ran­lık dar ko­ri­do­ra atan in­san­la­rın kor­ku­la­rı­nı his­se­di­yo­rum bir an. Ama sa­de­ce bir an. Mer­di­ven du­va­rı­na ası­lı alt­mış yıl ön­ce­si­ne ait “Pss, düş­man ara­mız­da!” pro­pa­gan­da afi­şiy­le ak­lım ka­rı­şı­yor, duy­gu­la­rım ta­raf de­ğiş­ti­ri­yor. Boy boy, renk renk gaz mas­ke­le­ri, çıp­lak ve sıs­ka be­den­le­ri sa­vun­ma­sız bı­ra­kan gaz oda­la­rı­nı anım­sa­tı­yor ba­na in­saf­sız­ca. An­cak dört yüz de­re­ce­lik bir sı­cak­lık­ta eri­ye­bi­len bel­le­ri bü­kül­müş, ağız­la­rı eğil­miş, ka­rın­la­rı de­şil­miş cam bar­dak­la­rın ya­şa­mış ol­duk­la­rı va­ha­met de yet­mi­yor. Ha­ni, ha­yal gü­cü­mü zor­la­yıp, bir sof­ra­yı do­na­tan di­ğer araç ge­reç­le­rin bir par­ça­sı olan bu cam bar­dak­lar­dan, bir za­man­lar ya­nı baş­la­rın­da du­ran, ön­ce kav­rul­muş, son­ra­la­rı da pas­lan­mış eğ­ri büü­rü şu ka­şık­lar­dan, ça­tal­lar­dan yo­la çı­ka­rak; ça­tal­lar­dan bi­ri­nin bir elin par­mak­la­rı ara­sın­dan ağ­za gö­tü­rü­lü­yor olu­şu­nu, di­ğer elin bel­ki de tam o sı­ra­da bar­da­ğı ok­şa­yı­şı­nı can­lan­dı­ra­bi­li­rim ka­fam­da. On­la­ra do­ku­nan par­mak­la­rın sa­hi­biy­le ay­nı an­da ya­ka­lan­mış­lar­dır ba­ru­ta ve ate­şe de­mem ye­ter­li ol­ma­lı. Bir tek bar­da­ğın, ça­ta­lın, bı­ça­ğın bi­çim de­ğiş­ti­re­rek, ama öz­le­ri­ni de ko­ru­ya­rak di­ren­miş­lik­le­ri, kül­ler için­deki kap­ka­ra is­ke­let­le­riy­le yük­se­len bi­na­la­rın bey­ni­me hü­cum eden gö­rün­tü­le­ri de saf de­ğiş­tir­me­me yet­mi­yor.

Ama ha­fı­za­yı te­tik­le­yen baş­ka şey­ler çı­kı­yor kar­şı­ma. Yer­ler­de­ki boy boy va­liz­ler, çan­ta­lar si­yah-be­yaz ka­re­ler­de­ki bel­ge­sel­le­re gö­tü­rü­yor be­ni ön­ce. İn­san­lar el­le­rin­de­ki va­liz­ler­le ko­şar adım akıp gi­di­yor­lar so­kak­lar­da. Me­ğer on­lar hiç de uzun tren yol­cu­luk­la­rı­na çık­mak üze­re ko­şuş­tu­rup dur­mu­yor­lar­mış. Sa­de­ce ateş­ten, ba­rut­tan, bel­ki de bir da­ha içi­ne gi­re­me­ye­cek­le­ri ev­le­rin­den kur­ta­ra­bi­le­cek­le­ri en değer­li eş­ya­la­rı­nı ta­şır­lar­mış yan­la­rın­da. İş­te bu tra­jik ge­li­yor ba­na, bi­raz da, san­ki yıl­lar­dır ak­lı­ma ta­kıl­mış ama bir tür­lü ya­nı­tı­nı bu­la­ma­dı­ğım bir şe­yin sır­rı­na vakıf ol­mu­şum gi­bi, şa­şı­rı­yo­rum. Şim­di şim­di kav­rı­yo­rum ve bi­raz­cık his­se­de­bi­li­yo­rum. Ama yi­ne de de­ğil, tam da ara­dı­ğım hi­kâ­ye­ler de­ğil bu his­set­tik­le­rim. Baş­ka şey­ler ol­ma­lı. Tozpem­be renk­le­rin hâ­kim ol­ma­ya, tüm in­san­lı­ğı sar­ma­ya baş­la­ya­ca­ğı bir dö­ne­min bi­ti­mi­ne olan tut­kum­la da il­gi­li ol­ma­ma­lı. Char­li­e Chap­lin’in yampiri ko­şuş­tur­ma­la­rı­nı çok­tan bo­zup ha­re­ket­le­ri­ni ger­çek yerçe­ki­mi­ne tes­lim et­ti­ği, zo­run­lu sa­ğır­lık­la­ra son ve­rip se­si­ni du­yur­ma­ya baş­la­dı­ğı o si­yah-be­yaz ka­re­ler de de­ğil sa­de­ce.

Bir­den siyah-beyaz­lar ye­ni­den ken­di ha­ki­ki renk­le­ri­ne, kı­sa saç­lı buk­le­li gü­zel ka­dın­la­rın tür tür gri­lik­le­ri ve be­yaz­lık­la­rı, ni­ce ni­ce renk­le­re bü­rü­nü­yor. Ön­ce ma­sal­lar­la ha­ya­tı­ma gi­ren, son­ra ger­çek­lik için­de var­lı­ğı unu­tu­lup gi­den o kü­çü­cük va­liz çı­kı­yor ye­ni­den kar­şı­ma.

 

Tah­ta bir va­liz bu.

O za­man­lar ba­sit, ucuz çam tah­ta­sı ile bir ce­vi­zi bir­bi­rin­den ayı­ra­bi­le­cek yaş­ta de­ğil­dim bel­ki, ama ke­nar­la­rı yıp­ran­mış, ko­yu kah­veren­gi aşı­na aşı­na yer yer si­ya­hım­sı le­ke­ler al­mış me­şe bir va­li­zin gü­zel­liği­ni fark ede­cek du­rum­day­mı­şım.

Mut­la­ka sa­hip ol­mak is­te­miş­tim ona. Hem de ilk ba­kış­ta. An­ne­min bütün direnmelerine rağ­men. Yıl­lar­ca ya­pa­yal­nız yaş­lan­mış ve ya­pa­yal­nız ölüp git­miş; ölü­sü ise te­sa­dü­fen bir haf­ta son­ra, o da ge­ce gün­düz açık du­ran te­le­viz­yo­nun gü­rül­tü­sün­den ra­hat­sız olan alt kat­ta­ki kom­şu­su ta­ra­fın­dan bu­lun­muş za­val­lı yaş­lı bir ka­dı­nın va­li­zi­ne sa­hip çık­ma­mın saç­ma­lı­ğı­na ik­na et­me­ye ça­lış­mış­tı be­ni. Ama na­fi­le, ben bir ke­re gö­nül ver­mi­şim ya ona… Bu es­ki­le­re olan me­ra­kım hâ­lâ din­me­di. Si­yah-be­yaz film­le­re, o film­ler­de­ki kı­sa buk­le­li saç­la­rı içe kıv­rı­lan, aşk için göz­yaş­la­rı­na bo­ğu­lan ka­dın­la­ra; ka­pak­la­rı de­sen­li ah­şap ku­tu­cuk­la­ra, de­ğer­le­ri­ni hiç­bir za­man bi­çe­me­di­ğim es­ki bib­lo­la­ra, ke­nar­la­rı oy­ma­lı ka­di­fe kol­tuk­la­ra, ku­ğu en­dam­lı por­se­len çay­dan­lık­la­ra, da­ha ni­ce ni­ce şey­le­re…

Ye­ni ki­ra­la­dı­ğı­mız iki oda­lı, ko­ca­man mut­fak­lı o eve ilk kez an­nem­le be­ra­ber git­ti­ğim­de fark et­tim onu. Te­sa­dü­fen. Çün­kü bir haf­ta son­ra gel­miş ol­say­dım, mut­fak du­va­rı­na ası­lı kıp­kı­zıl son­ba­har yap­rak­la­rıy­la be­zen­miş bir park­ta sa­rı­şın bir kız ço­cu­ğu­nu ya­nak­la­rın­dan öpen çil­li bir oğ­la­nın yer al­dı­ğı re­sim dı­şın­da, o ev­de otur­muş olan yaş­lı ka­dı­na da­ir hiç­bir şey kal­ma­ya­cak­tı.

İçi tı­ka ­ba­sa eş­ya­lar­la do­lu ev­de en faz­la bir sa­at kal­mış­tım o ak­şam. Eş­ya­la­rın hiç­bi­ri­ne eli­ni sü­re­me­ye­ce­ği­ni ke­sin bir dil­le ba­ba­ma ak­tar­mak, ba­ba­mın bir çöp ye­ri ve bir kam­yon ayar­la­ma­sı­nı is­te­mek üze­re iş­ten yor­gun ar­gın dön­müş olan an­nem­le be­ra­ber git­miş­tik. Ev sa­hi­bi, evi an­cak bu ha­liy­le ki­ra­ya ver­miş­ti bi­ze. Ölen yaş­lı ka­dı­nın ak­ra­ba­la­rı yok­tu, eş­ya­la­rı­nı üst­le­ne­cek kim­se de çık­ma­mış­tı or­ta­ya.

An­ne­min o ak­şam si­nir­li si­nir­li so­lu­du­ğu­nu ha­tır­lı­yo­rum. Bu es­ki püs­kü eş­ya­la­rı kim alır, ne­re­ye ata­rız biz bun­la­rı de­yip du­ru­yor, otur­ma oda­sın­da uzun uzun gı­cır­da­yan es­ki ağır do­la­bın ka­pı­la­rı­nı açıp çek­me­ce­le­ri­ni çek­tik­çe, si­ni­ri bir kat da­ha ar­tı­yor­du. Ağır ka­di­fe per­de­ler­le sı­kı sı­kı ka­pa­tıl­mış pen­ce­re­nin önün­de­ki sa­rı kah­veren­gi ka­rı­şı­mı ka­di­fe kol­tuk; onun he­men ya­nı­ba­şın­da, şem­si­ye­si so­luk gül­ku­ru­su ren­gin­de­ki ah­şap göv­de­li lam­ba öy­le­si­ne ho­şu­ma git­miş­ti ki. O ev­de film­ler­de si­yah-be­ya­zın ve gri­nin tüm ton­la­rıy­la ta­nı­dı­ğım nes­ne­ler ilk kez asıl renk­le­riy­le kar­şı­ma çı­kı­yor­lar­dı.

An­nem söy­le­ne söy­le­ne mut­fak­ta­ki do­lap­la­rı ka­rış­tı­rır­ken, ba­bam gel­miş­ti. Ben­se ar­ka­da­ki ya­tak oda­sın­da ken­di ke­şif­le­ri­mi ya­pı­yor­dum. De­mir kar­yo­la­nın ya­nın­da du­va­ra yas­lan­mış kü­çük va­li­zi fark et­ti­ğim­de, an­nem­le ba­bam ka­pı­sı ya­tak oda­sı­na açı­lan otur­ma oda­sı­na geç­miş­ler­di.

Ba­bam: “Ha­nım şu ma­sa­ya bak, bu saf ce­viz bi­li­yor mu­sun? Atı­lır mı böy­le şey­ler? An­ti­ka bun­lar ha­nım, an­ti­ka. Bak val­la­hi, ye­min­le, şu kar­şı­da­ki kü­çük kol­tuk var ya, ge­çen­ler­de böy­le bir şey bir dük­kân­da gö­zü­me çarp­tı, alı­na­cak gi­bi de­ğil.”

An­nem ise si­nir­li:

“Ben an­ti­ka man­ti­ka din­le­mem, kim bi­lir kaç yıl ön­ce­si­ne ait yaş­lı bir ka­dı­nın ar­tık­la­rıy­la ço­cuk­la­rı­mı ya­şat­mam, ken­dim de kul­lan­mam. Gi­der ucu­zun­dan, ama ye­ni şey­ler alı­rım. Hem be­nim eş­ya­la­rım ne gü­ne du­ru­yor, hep­si de sı­ğar bu­ra­ya.”

Ba­ba­mın ıs­rar ede­cek ol­du­ğu­nu, ama bu­na pek de ce­sa­ret ede­me­di­ği­ni his­se­di­yor­dum. Ba­bam üşen­geç bir adam­dı bi­raz. Öy­le sa­nı­yor­dum, ama çok son­ra­la­rı, bu­nun as­lın­da bil­me­di­ği bir dil­de der­di­ni an­la­ta­ma­dı­ğın­dan kay­nak­lan­dı­ğı­nı, mem­le­ke­te (sa­de­ce ta­til­ler­de gör­dü­ğüm, ba­na pek bir şey ifa­de et­me­yen do­ğup bü­yü­dük­le­ri ül­ke­le­ri için hep böy­le der­ler­di) git­ti­ği­miz­de fark et­miş­tim. Mem­le­ket­te bir ay bo­yun­ca so­kak­tan eve gir­me­yen, sü­rek­li ko­şuş­tur­ma için­de olan ba­ba­mın ge­ri dön­dü­ğü­müz­de, gün­le­ri­ni da­ha çok ev ve iş ara­sın­da ge­çir­me­si­nin, ara­da bir ak­ra­ba­la­ra, ta­nı­dık­la­ra ya­pı­lan zi­ya­ret­ler dı­şın­da pek dı­şa­rı­ya çık­ma­ma­sı­nın üşen­geç­li­ğin­den çok, baş­ka ne­den­le­re bağ­lı ol­du­ğu­nu an­cak bü­yü­dü­ğüm­de an­la­mış­tım. Di­li­ni bil­me­di­ği, öğ­ren­me­mek için bü­yük bir aşk­la di­ren­di­ği bu ül­ke­de, ba­bam hep bir ya­ban­cı ola­rak kal­mış; bu ya­ban­cı­lı­ğıy­la da içi­ne ka­pa­nık, be­ce­rik­siz adam kim­li­ği­ne bü­rü­nü­ver­miş­ti. Ha­ta yap­mak­tan kork­ma­yan gö­zü ka­ra bir ka­dın ol­du­ğu için, an­ne­min dil so­ru­nu he­men he­men hiç yok­tu. Her ye­re gi­ren çı­kan an­nem, ça­lış­tı­ğı fab­ri­ka­da­ki ka­dın­lar­la de­di­ko­du ya­pıp bun­dan ke­yif ala­cak ka­dar öğ­ren­miş­ti bu­ra­nın di­li­ni. San­ki be­nim için ya­pıl­mış kü­çük va­li­zi eli­me al­dı­ğım­da, ölen ka­dı­nın ar­dın­dan bı­rak­tı­ğı eş­ya­la­rı çö­pe at­mak üze­re kol­la­rı sı­va­ya­cak ola­nın da yi­ne an­nem ola­ca­ğı­nı dü­şün­dü­ğü­mü ha­tır­lı­yo­rum.

Kü­çük ol­ma­sı­na rağ­men ağır­ca bir va­liz­di. Yaş­lı ka­dın bel­ki de öl­me­den ön­ce se­ya­ha­te çı­ka­cak­tı ya da çık­mış­tı da eş­ya­la­rı­nı için­den çı­kar­ma­ya za­ma­nı kal­ma­mış­tı. Es­ki de­mir ki­li­di­ne eli­mi at­tı­ğım­da, hem me­rak hem de kor­kuy­la do­lup taş­mış­tım. Ga­rip, san­ki aç­tı­ğım an­da yaş­lı ka­dın Ala­ad­din’in si­hir­li lam­ba­sın­da­ki dev gi­bi ba­lon­la­şıp şi­şe­cek, ko­ca­man cüs­se­siy­le kar­şı­ma di­ki­li­ve­re­cek­ti. Ço­cuk­lu­ğun düş dün­ya­sı bir ya­na, ger­çek ha­yat­ta­ki kor­ku­la­rın et­ki­si de var­dı ta­bii ki bu çe­kin­tim­de. Giz­li­ce baş­ka­la­rı­nın eş­ya­la­rı­nı ka­rış­tır­mak, hır­sız­lık yap­mak gi­bi bir şey de­ğil miy­di? Ama, an­ne­min de do­lap­la­rı ka­rış­tır­dı­ğı­nı, için­de­ki­le­ri bo­şal­tıp çö­pe ata­ca­ğı­nı dü­şü­nüp ra­hat­la­mış­tım.

Ku­la­ğım iç ge­çi­re ge­çi­re si­ga­ra­sı­nı çe­ken ba­ba­mın ne­fes alış­ ve­ri­şin­de, ses­siz­ce va­li­zin ki­li­di­ni aç­tım. An­lık bir klik. Bel­ki de o klik se­siy­di be­ni o ka­dar bü­yü­le­yen. Yıl­lar­ca, her­kes­ten giz­le­ye­ce­ğim, kim­se­nin do­kun­ma­sı­nı is­te­me­ye­ce­ğim eş­ya­la­rı­mı bu klik se­siy­le aça­cak, yi­ne o ses­le on­lar­dan ay­rı­la­cak­tım.

Hiç de öy­le ağır ol­du­ğu ka­dar, tı­ka ba­sa do­lu de­ğil­di. İri­li ufak­lı bir sü­rü bez men­dil. Yer yer ep­ri­miş, be­yaz­lık­la­rı uçup gri­ye dön­müş men­dil­le­rin ke­nar­la­rın­da­ki dan­tel­ler; ba­zı­la­rı­nın kö­şe­le­rin­de­ki ka­ba­rık mo­tif­ler; he­le o naf­ta­lin ko­ku­su, öy­le­ ta­nı­dık­tı ki. Mem­le­ket­te­ki ba­ba­an­ne­min kim­se­nin do­kun­ma­ya ce­sa­ret ede­me­di­ği ko­ca­man san­dı­ğı­nın ko­ku­suy­la ay­nı. Ba­ba­an­ne­min, bir za­man­lar an­ne­min de men­dil­le­ri var­dı. Be­nim ise hep kâ­ğıt men­dil­le­rim ol­muş­tu.

Ve def­ter­ler. Def­ter­le­ri aç­tı­ğı­mı ve el ya­zı­sıy­la ka­le­me alın­mış söz­cük­le­ri oku­ma­ya ça­lış­tı­ğı­mı, düz­gün ol­ma­sı­na rağ­men, iç içe ge­çen o sa­ğa ya­tık el ya­zı­sı­nı sö­ke­me­dik­ten son­ra, ay­nı el ya­zı­sıy­la do­lu di­ğer iki def­te­ri de bir ke­na­ra at­tı­ğı­mı ha­tır­lı­yo­rum. İç­le­ri­ne mek­tup­lar, fa­tu­ra­lar, bir­ta­kım ev­rak­lar ko­nul­muş zarf­lar. Si­yah-be­yaz fo­toğ­raf­lar­da, kâh ken­di yaş­la­rın­da­ki ka­dın­lar­la, kâh as­ker üni­for­ma­sı için­de­ki genç bir ada­mın kol­la­rın­da, buk­le­li saç­la­rı omuz­la­rın­da genç bir ka­dın hep gü­lüm­sü­yor. Hep­si si­yah-be­yaz. Def­ter­ler, fo­toğ­raf­lar, mek­tup­lar, mek­tup­lar… Hep­si­ni, bir ke­na­ra koy­muş, o kü­çük va­li­ze göz dik­miş­tim, bir de ke­nar­la­rın­da­ki be­yaz dan­tel­le­ri sol­muş bej bir men­di­le.

Şim­di ise o eş­ya­la­rı na­sıl at­mış ol­du­ğu­ma şa­şı­yor, ta­ri­hin bir ke­si­ti­ni yok et­ti­ğim için içim cız edi­yor, vic­dan aza­bı du­yu­yo­rum. Ama za­ten en geç bir haf­ta için­de di­ğer tüm eş­ya­lar­la bir­lik­te çö­pe atı­la­cak si­yah-be­yaz fo­toğ­raf­la­rı, mek­tup­la­rı, bir­kaç ta­ne ki­ta­bı, kim bi­lir kaç on yıl­lık geç­miş­le­ri olan, yı­ka­na yı­ka­na ep­ri­miş men­dil­le­ri çö­pe atıl­mak üze­re bir çöp tor­ba­sı­na dol­du­rur­ken, böy­le duy­gu­lar­dan bi­ha­ber­dim.

Po­şe­ti, an­ne­min an­tre­de içi­ni bir sü­rü şey­le is­tif­le­di­ği kar­ton­lar­dan bi­ri­ne yer­leş­tir­dim. Üç­lü kol­tu­ğa eğ­re­ti otur­muş, bez­gin ve ek­şi bir su­rat­la kim bi­lir ka­çın­cı si­ga­ra­sı­nı ya­kan, ken­di­si­ni bek­le­yen iş­ler­den uzak­laş­mak is­ter­ce­si­ne da­lıp git­miş olan ba­bam, önün­den ge­çer­ken be­ni fark et­me­di bi­le. İkin­ci kez, bu kez va­liz­le önün­den ge­çer­ken ba­şı­nı kal­dır­dı ve ay­nı ek­şi su­rat­la ama et­ra­fı­nı gör­me­ye­rek gü­lüm­se­di. An­nem ise mut­fak­ta­ki do­lap­la­rı bo­şalt­mak­la meş­gul­dü.

Yaş­lı ka­dı­na ait hiç­bir şey bı­rak­ma­ya ni­yet­li de­ğil gi­biy­di. Be­ni fark et­ti­ğin­de bur­nun­dan so­lu­yor­du.

“Kı­zım sen de ba­ban gi­bi tem­bel­lik edip dur­ma.” An­nem ço­cuk­la­rı­na si­tem et­ti­ğin­de hep ba­ba­mı ör­nek ve­rir­di. Uyu­şuk­lu­ğu­muz, ehlikeyif ve her tür ma­ra­zi hal­le­ri­miz ba­ba­mın gen­le­rin­den bi­ze geç­miş­ti ona gö­re. Alt­ta­ki do­lap­la­rı bo­şalt­ma­mı is­ti­yor­du. Elim­de­ki va­li­zi fark et­ti­ğin­de, “O pis şe­yi de gö­tür ho­le at. Boş mu onun içi?” Va­li­zi elim­den kap­tı, boş ol­du­ğu­nu an­la­dık­tan son­ra ye­re atıp yi­ne işe ko­yul­du.

“Ya­zık, bu yaş­lı ka­dı­nın her şe­yi ken­di­si gi­bi çü­rü­müş git­miş. Kim bi­lir ne za­man­dan kal­ma bu kap­ ka­cak? Ama bu ka­şık­lar da gü­mü­şe ben­zi­yor. Bun­lar da ne atı­lır ne kul­la­nı­lır. Ya bir ak­ra­ba­sı ve­ya dev­let ge­lip de gü­müş ka­şık­la­rı so­rar­sa? En iyi­si at­ma­ma­lı bun­la­rı. Kı­zım sen ni­ye hâ­lâ di­ki­lip du­ru­yor­sun ora­lar­da?”

Di­ki­lip kal­mış­tım. Pa­zar­lık yap­mam ge­re­ki­yor. Ağ­la­ya­rak an­nem­den bir şey­ler ko­par­ma­nın ya­şı çok­tan geç­miş. En faz­la kü­se­bi­li­rim. Ama, an­ne­min ne küs­me­le­re ne de ağ­la­ma­la­ra al­dı­ra­cak ta­ham­mü­lü var.

An­nem­den o va­li­zi ko­par­mam iş­te onun ge­ril­miş, tar­tı­şa­ma­ya­cak ka­dar yor­gun ve bez­gin ruh ha­liy­le müm­kün ol­du. Ama, ay­lar ön­ce sö­zü­nü ver­di­ği hal­de bir tür­lü ala­ma­dı­ğı oyun­cak­çı­da­ki kü­çük bir san­dı­ğa pa­ra ver­mek­ten kur­tul­du­ğu için ba­na bı­rak­tı onu sa­nı­rım.

O ak­şam elim­de­ki va­liz­le iki haf­ta son­ra çı­ka­ca­ğı­mız es­ki evi­mi­ze dön­dük­ten son­ra, an­nem, ye­ni evi adam ede­ne ka­dar be­ni bir da­ha ya­nı­na al­ma­dı. Eş­ya­la­rı çö­pe ata­cak olan ki­şi­le­ri yi­ne o bul­muş­tı. On­dan ön­ce de ka­dı­nın işe ya­rar mo­bil­ya­la­rı­nı, ba­ba­mın bas­tır­ma­sı­na rağ­men an­ne­me ka­bul et­ti­re­me­di­ği ce­viz ma­say­la bir­lik­te, es­ki mo­bil­ya alıp sa­tan bir Arap’a ver­miş­ti.

Eve iki haf­ta son­ra ta­şın­dı­ğı­mız­da, yaş­lı ka­dın­dan tek bir iz bi­le kal­ma­mış­tı. Sa­rı­ya ça­lan, ye­şil çi­çek­li ağır du­var kâ­ğı­dı git­miş, du­var­la­rı bem­be­yaz, gü­neş­li bir ev olu­ver­miş­ti. Sa­de­ce, sa­nı­rım an­nem sev­di­ği için, es­ki ye­ri­ne ta­kıl­mış olan o oğ­la­nın kı­zı öp­tü­ğü re­sim du­ru­yor­du. Ama bir de, her gün bir­kaç kez açıp ka­pat­tı­ğım, ar­tık bü­yü­dü­ğüm için var­lı­ğın­dan do­la­yı be­ni ayıp­la­ya­cak­la­rın­dan kork­tu­ğum uyu­yan kü­çük be­be­ği­mi, tek ba­şı­ma al­ma­ya baş­la­dı­ğım ki­tap­la­rı­mı, gü­zel ko­ku­lu sil­gi­le­ri­mi, ka­lem­le­ri­mi ve bej dan­tel­li kü­çük men­di­li sak­la­dı­ğım va­li­zim. Ona ar­tık san­dık di­yor­dum. O men­di­li ise san­dı­ğı ka­pat­ma­dan ön­ce eş­ya­la­rı­mın üze­ri­ne ör­tü­yor­dum.

İl­ko­kul üç­ten dör­dün­cü sı­nı­fa ge­çer­ken san­dı­ğı­mı her aç­tı­ğım­da, ak­lı­ma yaş­lı ka­dın da­ha sık ge­lir ol­muş­tu. Ne za­man­lar kul­lan­mış­tı, aca­ba onun da mı ço­cuk­lu­ğun­dan kal­may­dı? At­tı­ğım fo­toğ­raf­la­rın hiç­bi­rin­de ço­cuk fo­toğ­ra­fı yok­tu. Üs­te­lik onu, ne ço­cuk ne de yaş­lı bi­ri ola­rak dü­şü­ne­bi­li­yor­dum. O, si­yah-be­yaz fo­toğ­raf­lar­da gü­lüm­se­yen, gü­zel genç bir ka­dın­dı be­nim için.

Bir gün tam kar­şı­mız­da otu­ran ve ar­tık an­nem­le sı­kı dost olan Mer­yem Tey­zey­le an­ne­min ge­niş mut­fak­ta çay içer­ken soh­bet­le­ri­ne ku­lak ka­bar­tı­yor­dum. An­nem bü­yük­le­rin ko­nuş­ma­la­rı­nı din­le­me­me kı­zar­dı hep, he­le Mer­yem Tey­zey­le yan ya­na gel­dik­le­rin­dey­se, or­ta­lık­ta gö­rün­me­me hiç izin ver­mez­di.

An­nem be­ce­rik­li bir ka­dın­dı. Yaş­lı ka­dı­nın bü­yük, ağır eş­ya­la­rı­nı at­tık­tan son­ra, için­de kris­tal va­zo­la­rın ve ai­le fo­toğ­raf­la­rı­nın yer al­dı­ğı es­ki evi­miz­de­ki ge­niş vit­ri­niy­le otur­ma oda­sı­nı iki­ye böl­müş, vit­ri­nin ar­ka­sı­na ken­di ya­tak­la­rı­nı yer­leş­tir­miş­ti. Vit­rin­le du­var ara­sın­da ka­lan boş­lu­ğu da yer­le­re ka­dar inen, etek­le­ri dan­tel­li, pi­le­li be­yaz bir per­dey­le ka­pat­mış, böy­le­ce ken­di ya­tak oda­la­rı­nı otur­ma bö­lü­mün­den ayır­mış­tı. Ben­den iki yaş kü­çük olan er­kek kar­de­şim­le be­nim için de, bir za­man­lar ya­tak oda­sı olan kü­çük oda­ya iki kat­lı bir ran­za, ca­mın ke­na­rı­na da bir ma­sa yer­leş­tir­miş­ti. Es­ki evi­miz­den kal­ma üç­lü kol­tuk ve es­ki otur­ma oda­sın­da­ki ma­sa­yı ve san­dal­ye­le­ri mut­fa­ğa ko­ya­rak, ora­yı da bir otur­ma oda­sı­na çe­vir­miş­ti.

İş­te an­nem­le Mer­yem Tey­ze­nin mut­fak­ta­ki kol­tuk­ta se­re­ser­pe otur­duk­la­rı, gü­lü­şüp eğleştikleri, kü­çü­cük bir kız­ken hep ara­la­rı­na ka­tıl­mak, bü­yü­dü­ğüm­de ise kaç­mak is­te­di­ğim an­lar­dan bi­riy­di. Her yaz mem­le­ket­ten ki­lo­lar­ca ge­ti­ri­len çe­rez­ler, çay ve an­ne­min çok na­di­ren iç­ti­ği si­ga­ra ek­sik ol­maz­dı mu­hab­bet­le­rin­de. Ocak­ta al­tı kı­sık çay­dan­lı­ğın çı­kar­dı­ğı o bu­har­lı mı­rıl­tı, bur­nu­mu ya­la­yan dem­li ko­ku­su; an­ne­min bir yıl ön­ce yi­ne mem­le­ket­ten ge­tir­di­ği in­ce bel­li bar­dak­lar­da­ki kan kır­mı­zı­sı çay; çı­tır çı­tır çe­kir­dek ses­le­ri ara­sın­dan al­ça­lıp yük­se­len mu­hab­bet­le­ri…

An­nem ya fark et­me­miş­ti be­nim ma­sa­da açık ki­ta­bın ba­şın­da ken­di­le­ri­ni din­le­di­ği­mi ya da bel­ki ar­tık on­la­rı din­le­ye­cek yaş­ta ol­du­ğu­mu dü­şü­nü­yor­du. Söz bu ev­den ve ölen ka­dın­dan açıl­mış­tı.

Mer­yem Tey­ze 1961 yı­lın­da ko­ca­sın­dan da ön­ce ge­len­ler­den­di. Çok iyi Al­man­ca ko­nu­şu­yor­du. Ko­ca­sı, yıl­lar ön­ce genç yaş­ta kan­ser­den öl­müş, o da bir da­ha ev­len­me­miş­ti. Be­nim Me­mo Abi de­di­ğim oğ­lu­nu ve bi­ri Tür­ki­ye’de ev­le­nip ora­da ka­lan, di­ğe­ri de –o sö­zü­nü pek et­me­se de her­kes bi­li­yor­du– bir Al­man­la ya­şa­yan kız­la­rı­nı tek ba­şı­na ye­tiş­tir­miş­ti. Hep can­lı, ne­şe­li, ha­ri­ka hi­kâ­ye­ler an­la­tan, ak pak, şiş­man­ca bir ka­dın­dı.

“Bi­li­yor mu­sun, İkin­ci Dün­ya Sa­va­şı’nda Rus as­ker­le­ri ilk de­fa şeh­re gir­dik­le­rin­de, bu­ra­da sa­de­ce ka­dın­lar, yaş­lı­lar ve ço­cuk­lar var­mış. Eli si­lah tu­tan er­kek­le­rin hep­si cep­he­dey­miş. Es­ki­den bu apart­man­da otu­ran Po­lon­ya­lı yaş­lı bir ka­dın an­lat­mış­tı ba­na. De­di­ği­ne gö­re as­ker­ler ay­lar­ca ka­dın­la­ra te­ca­vüz edip on­la­rı kö­le gi­bi ça­lış­tır­mış­lar. Si­zin bu da­ire­de otur­muş olan o yaş­lı ka­dı­nın iki ço­cu­ğu da bom­ba­lar­dan öl­müş. Ko­ca­sı da cep­he­den ge­ri dön­me­miş. Ara­dan ne­re­dey­se kırk yıl geç­me­si­ne rağ­men, ka­dın öle­ne ka­dar kim­se­le­re ka­pı­yı aç­ma­dı. Be­nim Meh­met o za­man­lar kü­çü­cük ço­cuk­tu, ara­da bir alış­ve­riş çan­ta­sı­nı yu­ka­rı çı­ka­rır­dı da, onun­la bi­le kor­ka­rak, çe­ki­ne­rek ko­nu­şur­du. On beş yıl­lık kom­şum­du, ama sa­de­ce bir ke­re da­vet et­ti be­ni evi­ne. Meh­met’in yar­dım­la­rı­na kar­şı bir te­şek­kür­dü bu her­hal­de. Meh­met’le be­ra­ber git­miş­tim. Ço­cuk için bir di­lim ek­me­ğin ara­sı­na pey­nir koy­muş, pey­ni­rin al­tı­na da, aha par­mak ka­lın­lı­ğın­da te­re­ya­ğı sür­müş­tü. Ço­cu­ğun mi­de­si kalk­mış­tı. “Ahh,” di­ye söy­len­miş­ti ka­dın­ca­ğız, “sa­vaş­tan son­ra siz ha­li­mi­zi gör­sey­di­niz, yıl­lar­ca bir di­lim ek­mek üze­ri­ne sü­rül­müş bu ka­lın­lık­ta te­re­ya­ğı ha­ya­liy­le ya­şa­dım.”

Ney­se, Rus­lar şeh­re gi­rip, tüm ka­pı­la­rı açıp tek tek kur­ca­lar­ken, bi­zim bu ka­dın haf­ta­lar­ca ya­ta­ğı­nın al­tın­da sak­lan­mış. Po­lon­ya­lı ka­dı­nın de­di­ği­ne gö­re, da­ha çok köy­ler­den kır­lar­dan ge­len genç Rus as­ker­le­ri üçün­cü kat­tan son­ra­ki kat­la­ra çık­ma­ya çe­ki­nir­ler­miş. Her­hal­de alış­kın de­ğil­ler­miş o ka­dar yük­sek­le­re tır­man­ma­ya. Bir de, mer­di­ve­nin bir kıs­mı çök­müş­müş, na­sıl ol­sa kim­se yok­tur di­ye yak­la­şan ol­ma­mış bu ka­ta.”

An­nem, il­giy­le din­li­yor ve ara­da bir “Vah vah, bak sen,” gi­bi yo­rum­lar­da bu­lu­nu­yor­du.

“Bak­ma sen şim­di zen­gin ol­duk­la­rı­na, çok fu­ka­ra­lık çek­miş bu mil­let. De­dik­le­ri­ne gö­re, ay­lar­ca hiç su ak­ma­mış, yi­ye­cek de­sen hak ge­ti­re. Za­val­lı ka­dın bu­ra­da na­sıl haf­ta­lar­ca aç su­suz da­ya­na­bil­miş­se? Za­ten yıl­lar­ca kor­ka­rak bak­tı ka­pı ara­lı­ğın­dan biz­le­re. Bu es­ki­ler ya­ban­cı düş­ma­nı, ırk­çı­dır­lar di­yor­lar ya, ben­ce bu ka­dı­nın­ki düş­man­lık fi­lan de­ğil­di, bi­ri ani­den evi­ne gi­rer di­ye kor­ku­yor­du. Ga­ri­bim, son za­man­lar­da da dı­şa­rı­ya hiç çık­maz ol­muş­tu.”

Da­ya­na­ma­yıp atıl­mış­tım sö­ze. Sert ve kin do­lu ba­kış­la­rı kar­şı­sın­da her de­fa­sın­da tüy­le­rim di­ken di­ken olan, her an sa­vun­ma ha­lin­de, bas­to­nu­nu in­sa­nın yü­zü­ne vu­ra­cak­mış gi­bi dim­dik tu­tan es­ki apart­ma­nı­mız­da­ki yaş­lı bir ka­dın ak­lı­ma gel­miş­ti. “An­ne, bi­zim es­ki kom­şu­muz var­dı ya, Ba­yan Schif­fer, ha­ni be­yaz bir kö­pe­ği var­dı. O da öy­ley­di. Ba­na hep Tür­ken­gör* di­yor­du.”

An­nem be­ni ye­ni fark et­miş­çe­si­ne, kız sen bi­zi mi din­li­yor­sun di­ye çı­kış­mış ve he­men oda­ma git­me­mi is­te­miş­ti.

Dı­şa­rı­da şı­rıl şı­rıl dö­kü­len yağ­mur, içer­ide fut­bol sey­ret­me ba­ha­ne­siy­le ba­ba­mın diz­le­ri di­bi­ne uza­nıp uyuk­la­yan kar­de­şim. He­nüz ait de­ğil­mi­şim de­mek ye­tiş­kin­le­rin dün­ya­sı­na. Oda­mı­za ge­çip yi­ne va­li­zi­mi ku­ca­ğı­ma al­dı­ğım­da, keş­ke ka­dı­nın eş­ya­la­rı­nı at­ma­mış ol­say­dım di­ye iç ge­çir­miş­tim ilk kez. Ka­dın bel­ki de Rus­lar­dan na­sıl sak­lan­dı­ğı­nı yaz­mış­tı o def­ter­le­re.

 

Yıl­lar geç­tik­çe unut­tuk es­ki­den bu ev­de otur­muş olan ka­dı­nı. Ne Mer­yem Tey­ze ne an­nem; bir da­ha kim­se an­ma­dı onu. Be­nim ise ara­da bir, yıl­lar geç­tik­çe içi­ne koy­du­ğum, için­de­ki­le­rin sü­rek­li de­ğiş­ti­ği san­dı­ğı­mı aç­tık­ça ak­lı­ma ge­li­yor­du. Ama za­man­la ben de unut­tum. Ay­na­lı ve çek­me­ce­li bir do­la­bın oda­mı­za gir­me­sin­den son­ray­sa, büs­bü­tün çık­tı git­ti ha­ya­tım­dan, tıp­kı bü­yü­sü­nü yi­ti­ren san­dı­ğım gi­bi. Ben bü­yü­dük­çe o es­ki­yen, yıp­ra­nan, ki­mi za­man yer­le­ri baş­ka eş­ya­lar­la dol­du­ru­lan sı­ra­dan bir nes­ne ol­muş, do­la­bın üs­tün­de es­ki bir va­liz ha­li­ne gel­miş­ti. Evin­de ölü bu­lun­muş yaş­lı bir ka­dı­na da­ir ha­ber­ler de ar­tık bir şey ifa­de et­me­me­ye baş­la­mış­tı. Ha­yat hız­la yüz de­ğiş­ti­ri­yor­du. Bü­yü­yor ve dış dün­ya­ya kar­şı olan he­ye­can­la­rım, me­rak­la­rım de­ği­şi­yor; il­gi­le­rim baş­ka şe­kil­ler­de ken­di­me, ken­di be­de­ni­me yö­ne­li­yor­du de­mek. Ya da, o ka­dı­na duy­du­ğum acı­ma duy­gu­su, çok son­ra­la­rı ta­rih­ten öğ­ren­dik­le­ri­min kar­şı­sın­da sö­nüp git­miş­ti. Hiç bi­linç­li dü­şün­me­miş­tim onun ta­rih­te­ki ro­lü­nün ne ol­du­ğu­nu, onun kü­çük bi­rey­sel he­ze­ya­nı­nın da kit­le­le­rin he­ze­ya­nı için­de bir pa­yı ol­du­ğu­nu, bu­nun ko­ca bir kı­yı­ma ma­l ol­muş ola­bi­le­ce­ği­ni. Ka­pı ara­lı­ğın­da bir ya­ban­cı­ya ba­kar­ken kor­kuy­la de­ğil de, bel­ki de or­tak bir su­çun, o su­ça ne­den olan, ken­di bü­yü­sü içi­ne ki­lit­len­miş ko­ca bir dün­ya gö­rü­şü­nü tem­sil eden iğ­ren­mey­le do­lu ol­du­ğu­nu da dü­şün­me­miş­tim. Me­ğer en ya­kın ağız­dan an­la­tı­lan­mış, en ya­kın­da gö­rü­len­miş inan­dı­rı­cı olan.

 

Ma­sal­la­ra olan inan­cı­nı yi­tir­miş, ama hâ­lâ için için san­dık­lar­da, ka­pa­lı ku­tu­lar­da, lam­ba­lar­da sak­lı si­hir­li bir dün­ya­dan ko­pa­ma­mış se­kiz ya­şın­da­ki bir ço­cu­ğa ne­ler va­at et­mez­miş ki ze­mi­ni ko­yu kah­veren­gi, ke­nar­la­rı in­ce­cik hâ­ki sar­ma­şık­lar­la çev­ri­li, içi ye­şil as­tar­lı kü­çü­cük bir va­liz. Tüm iyi­lik­ler ve kö­tü­lük­ler hâ­lâ bü­yü­ler­le or­ta­ya çı­kıp kay­bo­lur­ken, ta­ri­hin ken­di­si de sa­de­ce ve sa­de­ce upu­zun, kı­vır kı­vır saç­lı gü­zel pren­ses­le­rin iyi kalp­le­rin­de ve ko­ca­man si­yah ben­li, uzun bu­run­lu eciş bü­cüş bü­yü­cü­le­rin si­hir­le­rin­de sak­lıy­mış he­nüz.

Kü­çük va­liz­le olan iliş­ki­mi on beş on al­tı yaş­la­rım­day­ken tüm­den bi­tir­miş ol­ma­lı­yım. İlk eli­me geç­ti­ği gü­nü, üze­rim­de ya­rat­tı­ğı duy­gu­yu bu ka­dar ber­rak ha­tır­lar­ken, son­ra­ki akı­be­ti­ni bil­mi­yor ol­mam çok il­ginç. Şim­di bir mü­ze ha­li­ne ge­ti­ril­miş ve ken­tin bom­ba­lan­dı­ğı 1940 ile 1945 yıl­la­rı ara­sın­da­ki ya­şa­mı bel­ge­le­yen her tür­lü nes­ney­le do­lu bu sı­ğı­na­ğa na­sıl gel­di­ği­ni ise hiç bil­mi­yo­rum.

 

Uzun boy­lu sa­rı­şın reh­ber, bom­ba­lan­mış bir lo­kan­ta­dan ar­ta ka­lan bar­dak­la­rın; bu­ra­da doğ­muş ve nü­fus kâ­ğıt­la­rın­da do­ğum ye­ri ola­rak bu sı­ğı­na­ğın adı ya­zı­lı, şim­di alt­mış­la­rın­da­ki in­san­la­rın hi­kâ­ye­le­ri­ni bı­rak­mış, ha­va­lan­dır­ma sis­te­mi­ne geç­miş­ti.

“Bu de­rin­lik­te­ki sı­ğı­nak yüz ki­şi­lik olup en faz­la iki sa­at­lik bir ok­si­je­ne sa­hip­ti. Ama sa­va­şın son gün­le­rin­de beş yüz­den faz­la ki­şi sa­at­ler­ce bu­ra­da ne­fes­le­ri­ni tut­mak zo­run­da kal­mış­tır.”

Ama ben din­le­ye­mi­yo­rum. Yıl­lar­dır, ni­ce araş­tır­ma­ya, ni­ce öy­kü­ye, ni­ce fil­me, ni­ce bel­ge­se­lin si­yah-be­yaz ka­re­le­ri­ne ko­nu ol­muş ka­ran­lık bir dö­ne­mi bir kez de baş­ka cep­he­den gö­re­bil­me me­ra­kıy­la dal­dı­ğım bu sı­ğı­nak­ta, bu­la bu­la ken­di ço­cuk­lu­ğu­mu bul­mu­şum. Be­nim­le be­ra­ber bi­let alıp bir met­ro gi­ri­şin­de­ki bu es­ki sı­ğı­na­ğa inen di­ğer yir­mi beş ki­şi­yi unut­muş, ti­pin­den, ren­gin­den hiç­bir şey kay­bet­me­miş kü­çük va­li­zim­le baş ba­şa kal­mı­şım. Mut­fak­ta usul usul kay­na­yan ça­yın mı­rıl­tı­sı­nı işi­ti­yor, bu­har­lı ko­ku­su­nu alı­yo­rum.

Lüt­fen do­kun­ma­yın di­yen reh­be­rin se­siy­le ken­di­me ge­li­yo­rum. “Biz yıl­lar­dır bu nes­ne­le­ri top­la­mak için çok uğ­raş­tık. Hep­si önem­li ta­ri­hi do­kü­man­lar­dır.”

Par­mak­la­rı­mı üze­rin­de gez­di­rip, aç­ma­dı­ğım hal­de klik se­si­ni işit­ti­ğim de­mir ki­lit­ten hız­la eli­mi çe­ki­yo­rum.

“Ne­dir bu va­liz­ler? Me­se­la bu­nun kim­le­re ait ol­du­ğu­nu bi­li­yor mu­su­nuz? “

“Ha­yır, bu­ra­da­ki va­liz­le­rin ba­zı­la­rı ta­van ara­la­rın­dan bu­lu­nup çö­pe atıl­mış ya da es­ki­ci­le­re ve­ril­miş, ço­ğu da sı­ğı­nak­la­rın için­de on­lar­la bir­lik­te bu­gü­ne kal­mış. Dik­kat eder­se­niz, bo­yut­la­rı son de­re­ce kü­çük. Sa­va­şın son yıl­la­rın­da bom­ba alarm­la­rıy­la te­tik­te ya­şa­yan in­san­lar, za­ru­ri eş­ya­la­rı­nı sü­rek­li bun­la­rın içi­ne ko­yup gün­düz işe git­tik­le­rin­de de yan­la­rın­da ta­şır­lar­mış. Si­zin do­kun­du­ğu­nuz, dar bir san­dı­ğı an­dı­ran bu va­li­zin önem­li bir özel­li­ği var. De­niz aşı­rı yol­cu­luk­lar için me­şe­den ya­pıl­mış, 1920’ler­den kal­ma dört­lü bir va­liz ta­kı­mı­nın en kü­çü­ğü. Ço­cuk­lar ya da ka­dın­la­rın özel kü­çük eş­ya­la­rı için son de­re­ce el­ve­riş­li. Hoş bir gö­rün­tü­sü var de­ğil mi? Son de­re­ce özel bir an­ti­ka par­ça­sı as­lın­da. Genç bir ka­dı­na ait ol­ma­sı ge­rek. Bir es­ki­ci­den, bir Arap dük­kâ­nıy­dı sa­nı­rım, ben keş­fet­tim. Dük­kâ­nın sa­hi­bi yıl­lar ön­ce da­ire­sin­de yal­nız ba­şı­na ölen yaş­lı bir ka­dı­na ait ol­du­ğu­nu bi­li­yor­du sa­de­ce.”

Reh­ber çer­çe­ve­len­miş, alt­la­rı­na nu­ma­ra­lar ve­ril­miş re­sim­ler, fo­toğ­raf­lar, ev­rak ve ga­ze­te ku­pür­le­riy­le do­lu du­va­rı gös­te­re­rek, “Ba­kın, 136 nu­ma­ra­lı çer­çe­ve­nin için­de­ki şu bej men­dil de onun için­den çık­tı.”

Du­va­ra yak­la­şı­yo­rum. He­men ta­nı­yo­rum men­di­li­mi. Es­ki dan­te­liy­le, ilk öğ­ren­di­ğim ve üze­ri­ne iş­le­miş ol­du­ğum o gül mo­ti­fi, ye­şil yap­rak­çık­la­rıy­la bi­raz sol­muş. Gül ör­ne­ği­ni çı­kar­mak­tan de­ğil de, en çok kü­çük bir par­ça ka­na­vi­çe­yi men­di­lin üze­ri­ne tu­tuş­tur­mak­ta, mo­tif bit­tik­ten son­ra da ka­na­vi­çe­nin ip­çik­le­ri­ni çe­kip çı­kar­mak­ta zor­lan­mış­tım.

“Bu va­li­zin ve men­di­lin ay­nı dö­ne­me ve ki­şi­ye ait ol­du­ğu­nu sa­nı­yo­rum. Men­di­lin kö­şe­sin­de­ki gü­lü an­dı­ran mo­ti­fi gö­rü­yor mu­su­nuz? Men­dil, ku­ma­şı ve et­ra­fın­da­ki dan­te­li iti­ba­riy­le, 1930’la­ra ve­ya 40’la­ra ait­ken, üze­rin­de­ki mo­tif da­ha ya­kın za­man­lar­da iş­len­miş.” Adam bir sü­re sus­tu. “Üs­te­lik bu men­di­le sa­rıl­mış bir­kaç ta­ne de mek­tup var­dı. Bu­nu çok iyi ha­tır­lı­yo­rum, zi­ra men­dil mek­tup­la­ra sa­rıl­mış, öy­le­ce va­li­zin as­ta­rı­nın al­tı­na ko­nul­muş­tu. Sak­lan­mış­tı de­sem da­ha doğ­ru olur, çün­kü as­ta­rın di­kiş­le­ri, san­ki sa­de­ce mek­tup­la­rı sak­la­mak için iti­nay­la sö­kül­müş.”

Mek­tup mu?

Ken­di ken­di­me ko­nuş­tu­ğu­mu san­mış­tım. Ama ses­li dü­şün­müş ol­ma­lı­yım ki, reh­ber de­vam edi­yor.

“Evet. Sa­nı­rım aşk mek­tup­la­rıy­dı. Ama çan­ta­nın ve dö­ne­min ta­ri­hiy­le il­gi­si yok­tu. At­tık on­la­rı.”

At­mış­lar on­la­rı. Pe­ki, unut­mak­la at­mak ara­sın­da fark var mı aca­ba?

Geç­miş sü­zü­lüp ay­dın­la­nı­yor bir­den. Et­ra­fım­da­ki nes­ne­le­ri da­ha az önem­se­yip, de­ği­şen ken­di be­de­ni­me yö­nel­di­ğim o san­cı­lı, kor­ku­lu ama haz do­lu ilk ke­şif­le­rim. Yıl­lar yıl­lar son­ra ak­lı­ma ge­lip de ara­dı­ğım hal­de bir tür­lü bu­la­ma­dı­ğım, on beş ya­şım­day­ken Peter’in yaz­dı­ğı aşk mek­tup­la­rı­nı de­mek bu­ra­ya sak­la­mı­şım? Her­kes­ten köşe bucak sak­la­dı­ğım, an­nem gö­re­cek di­ye kor­kuy­la ür­per­di­ğim, ama at­mak da is­te­me­di­ğim için, son ça­re ye­şil as­ta­rı­nı ke­nar­la­rın­dan sö­küp va­li­zin al­tı­na sok­tu­ğum ilk göz ağ­rım, ilk aşk mek­tup­la­rı­mı unu­tup git­mi­şim.

 

Ba­kı­yor­lar mı ba­na? Üze­rin­den ne­re­dey­se yir­mi yıl geç­miş, kor­ku do­lu hum­ma­lı ilk aşk se­rü­ve­ni­mi bir kez da­ha an­dı­ğı­mı an­la­mış­lar mı­dır? Ço­cuk­lu­ğa, yıl­lar ön­ce­si­ne git­miş ol­ma­nın hüz­nü ve coş­ku­suy­la ağ­la­dı­ğımı? Çan­tam­dan çı­kar­dı­ğım kâ­ğıt men­dil­le göz­le­ri­mi ku­ru­tup et­ra­fı­ma ba­kı­nı­yo­rum. Grup, ye­ni doğ­muş bir be­bek için ya­pıl­mış gaz mas­ke­li be­şi­ğin et­ra­fı­na top­lan­mış. Yüz ifa­de­le­ri mah­cup ve dur­gun. Şu men­di­lin ve çan­ta­nın bir za­man­lar ba­na da ait ol­muş ol­du­ğu­nu söy­le­sem, ha­yal kı­rık­lı­ğı­na uğ­ra­tır mı­yım bu nes­ne­le­rin için­de kim bi­lir bel­ki de ken­di ka­ran­lık, san­cı­lı, açı­lıp ko­nu­şul­duk­ça deh­şe­tin fa­il­le­ri ola­bi­le­cek­le­ri ama o deh­şe­te suç or­ta­ğı ol­mak­tan kur­tul­ma­ya muh­taç ta­rih­le­ri­ni ara­yan in­san­la­rı? Ama kim­se il­gi­len­mi­yor; ne be­nim­le ne de şu ace­mi par­mak­lar­la iş­le­di­ğim sol­muş ilk ka­na­vi­çe iş­le­me ör­ne­ği pem­be gü­lüm­le.

 

Dar mer­di­ven­le­rin­den sı­ğı­na­ğın dı­şı­na, gün ışı­ğı­na çı­kı­yo­ruz. Yüz­ler sol­gun, göz­ler du­man­lı. Dü­şün­ce­le­re dal­mış in­san­lar dört bir ya­na da­ğı­lı­yor­lar. Ba­zı­la­rı­nın, bir mü­ze ge­zi­siy­di ve bit­ti iş­te der gi­bi ra­hat so­luk alış­la­rı dik­kat çe­ki­yor. Ben­se hâ­lâ şaş­kın, ne­re­ye gi­de­ce­ği­mi bil­mi­yo­rum. Ama bir bi­let ba­şı de­ğil mi, hiç­bir an­la­mı kal­ma­ya­na dek da­ha bin­ler­ce kez bu­ra­ya ge­lip ken­di geç­mi­şi­me ye­ni­den yol­cu­lu­ğa çı­ka­bi­li­rim.

 

(Valizdeki Mektup (YKY, 2007, İletişim Yayınları, 2016) adlı öykü kitabından)

 

≡ Menu ≡
Homepage Content
Events Submissions
Authors Translators Moderators
About us Partners Gallery
Contact Blog Facebook
Festival 2016 Events Press