Sprachen
Inhalt Wer? Über uns Termine Submissions Untermenü
« zurück

Adamın Atın ve Kadının Masalı

Menekşe Toprak (2017)

Bir zamanlar, kimilerine göre çok uzak, bana sorarsanız hiç de öyle uzak olmayan bir memlekette güzel mi güzel, kara yağız bir delikanlı yaşarmış. Delikanlının dul anası, iki kız kardeşi ve her şeyden çok sevdiği atı dışında kimi kimsesi yokmuş. Delikanlı öyle yakışıklıymış ki önünden geçtiği evlerin eşikleri kalabalıklaşır, pencerelerinde gölgeler çoğalırmış. At bir evin önünde şaha mı kalkmış, uzun uzun kişnemiş mi, ardındaki sanırmış ki delikanlının diyemediğini atı der, yapamadığını at yapar, kendisine seslenirmiş. Velhasıl zarif gövdesiyle ve alnındaki beyaz çuhasıyla at delikanlıdan, delikanlı attan güzel ve hızlı; erkekler ata, kadınlar kızlar delikanlıya bakar bakar iç çekerlermiş. Bunca talibi olunca da dönüp kimselere bakmazmış delikanlı. Hattı zatında evine odun taşımaktan, tımar ettiği atının sırtına binip rüzgâra karşı yarışmaktan ve ormandaki avından başka bir şey de bilmezmiş.
Ama delikanlı bu özgürlüğe ve ormanda avlanmak için pusuda bekleyip vahşi hayvanlarla yarışa girmeye öyle alışmış ki memleketine neredeyse hiç uğramaz olmuş, uğradığındaysa yakaladığı avı, topladığı odunları evin önüne bırakır, ormanına geri dönermiş. Delikanlının anası ne yapacağını şaşırmış. Oğlunu geceleri kapıda yakalamış, “Gel, sıcak yatağında yatıver, insan içine karış,” diye yalvarıp yakarmış ama onu bir türlü ikna edememiş. Sonunda bakmış olacak gibi değil, çareyi memleketin âliminin kapısını çalmakta bulmuş.
Görmüş geçirmiş, ak sakallı âlim kadını dinledikten sonra demiş ki: “İnsan dediğin zayıf bir mahlûkattır. Hele erkek daha da zayıftır. Bir kadına dokunmayagörsün, yumuşayıp evcilleşir hemen. Senin oğlunun ormanı bırakmasının tek yolu, bir kadının tenine dokunmasından geçer.”
Delikanlının anası evine döner dönmez konuyu kapı komşusuna açmış. “Evlendirelim o zaman. Bak, çevrede onca kız var yolunu gözleyen,” demiş komşu kadın. “İyi de, ben bunu düşünmedim mi sanıyorsun. Aslında âlimin bu söylediğini ben de akıl etmiştim,” diye cevap vermiş dertli ana. “Ama yüzünü bana bile göstermiyor ki. Hem son halini bir görsen… Saç baş uzamış, tam bir dağ adamına dönmüş. Gündüz gözüyle gören hangi kız varmak ister ki ona?”
Zaten öteden beri delikanlıya tutkun, bu yüzden ikide bir komşu kadına misafirliğe gelen Dilnaz, tam o sırada kapı önünde iki kadının konuşmalarını dinliyormuş. Dilnaz daha evlendiği günün haftasında dul kalmış, evi barkı olan, güzel ve iştahı yerinde, gencecik, güzel bir kadınmış. Genç kadın hemen evine dönmüş, at arabasını hazırlatmış yardımcılarına, yola koyulmuş. Evleri geride bırakmış, bucakları geçmiş, tepeleri aşmış, derken oğlanın mesken tuttuğu ormanın girişindeki ırmağa varmış. Yorgun ve terliymiş Dilnaz.
Günlerdir suya inen bir ceylanın peşindeki delikanlı ise o sırada ırmağa doğru geliyormuş. Ağaçların altında girip pusuya yatacakmış. Ama bir de bakmış ki saçlarını suya eğmiş bir salkım söğüdün altından bir kadın çıkmış, incecik, şeffaf içliğiyle ırmağa doğru yürüyor. Hayatında ilk kez bir kadını çıplak görüyormuş, hayatında ilk kez çıplaklığın bu kadar güzel olabileceğini fark ediyormuş. Delikanlı peşine düştüğü ceylanı, avlanmayı unutmuş, kadın seyre dalmış.
Dilnaz güzel güzel serinlemiş, terinden arınmış, ağacın altına dönüyormuş ki ne görsün; saçları belinde, sakalı döşünde bir dağlı geliyor. “Bu o mu?” demiş kendi kendine. Bu üstü başı perişan ve yırtık pırtık, uzun tırnakları pislik içindeki dağlı o güzel delikanlı mı? Eşyasına ve arabasına gideceğine yeniden ırmağın içine girmiş.
Delikanlı bağırmış: “Neden kaçarsın benden? Çık dışarıya da bir kez daha endamını göreyim,” demiş.
“Olmaz,” diye bağırmış Dilnaz. “Saçların fırça gibi, sakalın düğüm düğüm. Bak üstüne başına, pare pare, hayvan kanı içinde. Sen tırnaklarını, saçlarını, sakalını kesmeden, yıkanıp temizlenmeden çıkmam karşına.” Delikanlı yalvarmış, yakarmış ama nafile, kadın Nuh diyor peygamber demiyormuş. Bakmış olacak gibi değil, atına binmiş, en yakın bucaktaki hamama girmiş, kanlı av elbiselerini atmış üzerinden, saçlarını sakalını kesmiş, aklanıp paklanıp ırmağa geri dönmüş. Dönmüş ki kadın o şeffaf içliğiyle, tatlı kıvrımlarıyla ırmağın kenarında oturmaya devam ediyor. Kadın onu görür görmez tatlı tatlı gülümsemiş, utangaçça gözlerini yere indirmiş. Delikanlı tam atından inip heyecanla ona doğru yürürken kadın hemen yanı başındaki bir abayla üstünü örtmüş. “Burada olmaz,” diye bağırmış. “Ben evime gidiyorum. Beni görmek istersen, oraya gelirsin!” Evinin yolunu tarif etmiş delikanlıya, sonra da “Şimdi yüzünü dön, giyineceğim!” demiş.
Delikanlı öfkelenmiş, canın cehenneme diyerek atına atladığı gibi yine ormanın derinliklerine dalmış. Ama aklı da kadında kalmış. Güzeller güzeli bir ceylan mı çıkıyor karşısına, görmüyor, ceylana göz koymuş bir aslanın kükremesini mi duyuyor, hırslanıp aslana doğrultmuyormuş okunu. Sonunda delikanlı bakmış unutamıyor kadını, atına binip yola koyulmuş.
Evden iştah açıcı kokular, baş döndürücü buğular yükseliyormuş. İçeri girmiş delikanlı, güzel pişmiş soslu etlerden, tadına doyum olmaz şaraplardan tatmış. Derken Dilnaz ona elini uzatmış, delikanlı o güne kadarki en kışkırtıcı avından daha kışkırtıcı, atının üzerinden uçarken duyduğu o hazdan daha büyük haz veren kadını keşfetmiş. Sanmış ki, hep bir avdan başka bir ava koşuşu kadına vardığı bu an içinmiş. Şahlanmış, coşmuş, bütün gücünü kadının gövdesine akıtmış. Ertesi gün yeniden ormanına dönecekmiş ki kadın bütün dişiliği, bütün cilvesiyle yeniden açmış kendini ona. Delikanlı unutmuş ormanı, av sevdasını, vahşi hayvanlarla yarışını. Ne o evden çıkmak istemiş bir daha ne de dört gözle tavlada kendisini bekleyen atına el sürmüş. Hep Dilnaz’ın dizinin dibinde, onun güzel yemekleriyle, onun yatağında kâh güçlenmiş kâh takatten düşmüş; tek yaptığı şey arada bir dışarıya çıkıp çarşıda oyalanmak, hemen eve dönüp yeniden sevdiğinin koynuna girmekmiş. Öyle ki onun bu tutkusu, hiçbir işe el atmaması genç kadını bile usandırmış. Dilnaz yavaş yavaş onun bu miskinliğine söylenmeye, uzaktan uzağa oğlunu izleyen annesi ise oğlu için korkmaya başlamış. Zaten bakir bir erkeğin bakire bir kızla ancak bir düğün şöleniyle birbirlerine kavuşabildiği memleketlerinde, bütün âdetleri yerle bir etmiş, herkesin dilinde dolanan bu ilişkiye son vermek isteyen anne, yeniden âlimin huzuruna çıkmış.
“Biliyorum,” demiş âlim. “Dedim ya, erkek zayıftır, zayıflığı da dokunduğuna tutkusundandır. Onun başka kadınlar, başka hayatlar görmesi gerekir ki bu tutkusunu tek bir kadından değil de benliğinden aldığını öğrensin. Oğlunun her şeyden önce eski avcılığını yeniden hatırlaması gerekiyor. Ormanın diğer ucundaki şehirde âdetleri bizimkinden farklı, neşesi ve kadını bol insanlar yaşar. Gönder oğlunu ormanın diğer ucuna, göreceksin, hem avcılığını keşfedecek hem de şehirde başka kadınlar tanıyacaktır.”
“İyi de,” demiş kadın, “o çok sevdiği atına bile binmezken oraya nasıl gönderirim oğlanı?”
“Ee, bu da siz kadınların mahareti olsun,” demiş âlim. “Oğlun madem iyi bir avcı… Sözünü ettiğim memlekette av hayvanlarına düşkün insanlar yaşar, ikna et oğlanı, hem en iyi bildiği iş olan avcılığa dönsün hem de bu avından kurtulmayı öğrensin.”
Kadın düşünmüş, taşınmış, bu işi çözse çözse yine Dilnaz çözer diyerek oğlunun çarşıda avare avare dolaştığı bir gün Dilnaz’ın kapısını çalmış.
“Bak, sen böyle tembelleşmiş, eteğinin dibinden ayrılmayan bir erkekten memnun musun?” demiş genç kadına. “Yok, benim sevdiğim o atından inmeyen, geçtiği kapıların önünde yürekleri titreten delikanlıydı,” demiş Dilnaz. “O zaman ikna et onu. Gurbete çıksın, ormanın diğer ucunda avlansın ama bu kez büyük şehirde avını paraya çevirmeyi öğrensin. Bırak, biraz ter döküp mücadele etsin, gerçek erkek olup geri dönsün!”
Dilnaz düşünmüş taşınmış, bakmış başka çıkar yolu yok, ikna etmiş delikanlıyı. Delikanlı üzülmüş önce ama madem sevdiği kadın ısrarlı, üstelik çoktan beri o eski sevecenliğini de yitirmiş, binip atına yola koyulmuş. Yeniden sahibine kavuşan at önce serin yellerin altından, güzel kokuların arasından geçirmiş onu, ardından rüzgâra karşı yarışmış, tepeleri aşmış, nehirlerden yüzerek geçmiş. Meğer ne de güzelmiş bir dediğini iki etmeyen atının sırtında uçmak, ne de baş döndürücüymüş ormanın saf kokusunu içine çekmek, ne de kışkırtıcıymış ceylanların sekişini, ayıların homurtularını, aslanların –gergin ve zıpkın– avlarının üzerine atlayışlarını izlemek… Böylece ormanda yeniden o eski hayatını keşfetmiş. Ama akşam olup da hava serinlediğinde ve gök karanlık örtüsünü üzerine örttüğünde sıcak ve yumuşak yatağını, Dilnaz’ın kokusunu özlemiş. Heyhat, geri dönemezmiş ki. Böyle kalbi kırık, yapayalnız, ormanın diğer yanındaki şehre doğru yola koyulmuş.
Yeşili bol, havası yumuşak zengin bir şehirmiş burası. Güzel kadınlar, genç erkeklerle rahat ve teklifsizce el ele tutuşup yürüyor, durup durup koklaşıyorlarmış. Geldiği memleketten ne kadar da farklı, nasıl da iç içeymiş aşk ve hayat. Bir evin bahçesinde güzel mi güzel, Dilnaz’a benzeyen bir kadın dikkatini çekmiş. Kadın delikanlıya, delikanlı kadına bakmış ama kadın eyerindeki kanlı ceylanları fark ettiğinde yüz çevirmiş ona.
Delikanlı hemen pazarı bulmuş, ceylanları satmış, kanlı elbiselerinden kurtulmuş, yıkanıp paklanmış, güzel kadını gördüğü evin önüne gelmiş yeniden. Evin bahçesinde kadınlı erkekli bir grup, aralarında beğendiği kadın, yemek yiyor, gülüp eğleşiyormuş. Onu da çağırmışlar sofralarına. Ama bakmış ki kadın onunla tatlı tatlı konuşurken anında başka bir erkeğe de dönüp gülümseyebiliyor, o halde ona ulaşmak için güçlü olmak, tatlı diller dökmek, güzel hikâyeler anlatmak gerek, diye düşünmüş. Böylece ormandaki maceralarını, hayvanlarını anlatmış ballandıra ballandıra, sonunda ev sahibi kadının gönlünü kazanmış, herkes evine çekildiğinde de kendini onun koynunda bulmuş. Delikanlı sabah erkenden uyandığında bakmış ki bu yatak da çok rahat, kokular güzel ve cezbedici, kadın istekli. Aklına Dilnaz’daki hayatı gelmiş. Bir gün kalırsa, bir gün daha kalacak, sonra günler birbirine eklenecek. Yine güçten takatten düşecek, bu kadın da Dilnaz gibi söylenecek, içi sönecek. Hemen kalkıp çıkmış oradan. Aradan birkaç gün geçmiş geçmemiş, şehrin diğer bir ucunda, başka bir kadınla tanışmış. Bu kez de ona güzel sözler söylemiş. Avcılık hikâyelerini, ormanını öyle tatlı tatlı anlatmış ki, bu güzeller güzeli delikanlının onca yolu kendisini bulmak için kat ettiğini düşünmüş kadın.
Delikanlı kadının yanında tam uykuya geçecekken bir korkudur inmiş yine yüreğine. İçinde yattığı temiz ve yumuşak yatak, mutfaktan gelen güzel kokular… Sabahı etmeden gizlice çıkmış o evden de. Böyle, bir evden başka bir eve, bir kadından başka bir kadına koşarken aradan siz deyin üç, ben diyeyim beş yıl geçmiş, derken bir gün memleketi düşmüş aklına, Dilnaz’ın, anasının hasreti burnunu sızlatmış. Atlamış atına, yola koyulmuş.
Sabah pencereyi açan anası bir de bakmış ki dörtnala bir atlı geliyor. Oğlumdur diye düşünerek sevinmiş önce ama ne atı o eski narin gövdeli, çuhalı ata ne de üzerindeki biniciyi delikanlı oğluna benzetebilmiş. Atlı biraz daha yaklaştığında, hatları sivrilip sertleşmiş, gövdesi genişlemiş, gözünün altına gölgeler düşmüş oğlunu bulmuş karşısında. Oğlum olgunlaştı, evine döndü, diye düşünerek öyle sevinmiş ki kadın. Sonra onun eski atını merak etmiş. “Çok yavaşlamıştı artık,” demiş oğlu. “Gelirken tepelerin ardındaki bir köyde sattım. Daha genç bir at aldım kendime.”
“Ama sen çok severdin atını, nasıl ayrıldın ondan?”
“Boş ver!” demiş oğlan. “At değil mi? İşimi görsün yeter!”
Şaşırmış kadın buna ama bir şey de diyememiş. Zaten oğlu da fazla durmamış evde, hemen Dilnaz’a koşmuş. Masal bu ya, Dilnaz da onu bekliyormuş zaten. Üstelik az konuşan ama ne istediğini bilen bu olgun adamı daha da beğenmiş. Beğenmiş beğenmesine de o eski tutkulu, bütün ruhuyla kendini ona veren delikanlıyı da bulamamış.
Adam gece yarısı Dilnaz’ın yatağında, yüreğine çöreklenmiş bir korkuyla uyanıvermiş. Bir de bakmış ki kadının bacakları iki başlı bir yılan, gövdesine dolanmış; saçları dikenli çalılık, göğsünü sarmış. Dili damağı kurumuş, yattığı yerden kaskatı kesilmiş ama çok geçmeden eski soğukkanlılığına kavuşmuş. Sessizce bacaklarını kurtarmış uyuyan yılandan, ardından da dikenli çalılar arasından sıyrılmış, kendini zor bela dışarı atmış. Dilnaz ne yaparsa yapsın bir daha karşısına çıkmamış. Kadın sonra sonra öğrenmiş ki o sevdiği adam hiçbir kadınla güzel bir rüyaya geçmeyecek kadar huzursuz, aynı kadını ertesi gün de sevemeyecek kadar yabancılaşmış eski özüne.
Derler ki adamın dokunduğu her kadının yüreğinde bir çatlak ve ürküntü, adamda ise hiç gideremediği bir boşluk ve susuzluk oluşmuş. Ününü duyan kadınlar ne yaklaşmış ne de yaklaşanlar tam kendilerini açmış ona. Ve yine derler ki delikanlının o çok sevdiği atı yeni tavlasından hemen aynı gece kaçmış. Ama hayvan delikanlının memleketini çoktan unuttuğu için en son beraberce yol aldıkları ormanın diğer ucundaki yabancı şehirde bulmuş kendini. At kâh sahibinin bir geceliğine sevmiş olduğu bir kadınla karşılaşıp bir değnek yemiş sırtına kâh başka birinin üzerine saldığı köpeklerden canını kurtarmış zor bela. Sonra da ıssız kırlarda yolunu kaybedip hergele bir ata dönüşmüş.

 

Aus dem Roman “Ağıtın Sonu” (Ausgezeichnet mit dem Romanpreis “Duygu Asena Roman Ödülü-2015. Deutsche Übersetzung: Orlanda Verlag, August 2017)

≡ Menü ≡
Startseite Inhalt
Termine Submissions
Autor_innen Übersetzer_innen Moderator_innen
Über uns Partner Galerie
Kontakt Blog Facebook
Festival 2016 Events Presse