Sprachen
Inhalt Wer? Über uns Termine Submissions Untermenü
« zurück

Valizdeki Mektup

Menekşe Toprak (2017)

Daracık merdivenlerden inerken, bir zamanlar kulakları sağır eden siren sesleriyle kendilerini bu yarı karanlık dar koridora atan insanların korkularını hissediyorum bir an. Ama sadece bir an. Merdiven duvarına asılı altmış yıl öncesine ait “Pss, düşman aramızda!” propaganda afişiyle aklım karışıyor, duygularım taraf değiştiriyor. Boy boy, renk renk gaz maskeleri, çıplak ve sıska bedenleri savunmasız bırakan gaz odalarını anımsatıyor bana insafsızca. Ancak dört yüz derecelik bir sıcaklıkta eriyebilen belleri bükülmüş, ağızları eğilmiş, karınları deşilmiş cam bardakların yaşamış oldukları vahamet de yetmiyor. Hani, hayal gücümü zorlayıp, bir sofrayı donatan diğer araç gereçlerin bir parçası olan bu cam bardaklardan, bir zamanlar yanı başlarında duran, önce kavrulmuş, sonraları da paslanmış eğri büürü şu kaşıklardan, çatallardan yola çıkarak; çatallardan birinin bir elin parmakları arasından ağza götürülüyor oluşunu, diğer elin belki de tam o sırada bardağı okşayışını canlandırabilirim kafamda. Onlara dokunan parmakların sahibiyle aynı anda yakalanmışlardır baruta ve ateşe demem yeterli olmalı. Bir tek bardağın, çatalın, bıçağın biçim değiştirerek, ama özlerini de koruyarak direnmişlikleri, küller içindeki kapkara iskeletleriyle yükselen binaların beynime hücum eden görüntüleri de saf değiştirmeme yetmiyor.

Ama hafızayı tetikleyen başka şeyler çıkıyor karşıma. Yerlerdeki boy boy valizler, çantalar siyah-beyaz karelerdeki belgesellere götürüyor beni önce. İnsanlar ellerindeki valizlerle koşar adım akıp gidiyorlar sokaklarda. Meğer onlar hiç de uzun tren yolculuklarına çıkmak üzere koşuşturup durmuyorlarmış. Sadece ateşten, baruttan, belki de bir daha içine giremeyecekleri evlerinden kurtarabilecekleri en değerli eşyalarını taşırlarmış yanlarında. İşte bu trajik geliyor bana, biraz da, sanki yıllardır aklıma takılmış ama bir türlü yanıtını bulamadığım bir şeyin sırrına vakıf olmuşum gibi, şaşırıyorum. Şimdi şimdi kavrıyorum ve birazcık hissedebiliyorum. Ama yine de değil, tam da aradığım hikâyeler değil bu hissettiklerim. Başka şeyler olmalı. Tozpembe renklerin hâkim olmaya, tüm insanlığı sarmaya başlayacağı bir dönemin bitimine olan tutkumla da ilgili olmamalı. Charlie Chaplin’in yampiri koşuşturmalarını çoktan bozup hareketlerini gerçek yerçekimine teslim ettiği, zorunlu sağırlıklara son verip sesini duyurmaya başladığı o siyah-beyaz kareler de değil sadece.

Birden siyah-beyazlar yeniden kendi hakiki renklerine, kısa saçlı bukleli güzel kadınların tür tür grilikleri ve beyazlıkları, nice nice renklere bürünüyor. Önce masallarla hayatıma giren, sonra gerçeklik içinde varlığı unutulup giden o küçücük valiz çıkıyor yeniden karşıma.

 

Tahta bir valiz bu.

O zamanlar basit, ucuz çam tahtası ile bir cevizi birbirinden ayırabilecek yaşta değildim belki, ama kenarları yıpranmış, koyu kahverengi aşına aşına yer yer siyahımsı lekeler almış meşe bir valizin güzelliğini fark edecek durumdaymışım.

Mutlaka sahip olmak istemiştim ona. Hem de ilk bakışta. Annemin bütün direnmelerine rağmen. Yıllarca yapayalnız yaşlanmış ve yapayalnız ölüp gitmiş; ölüsü ise tesadüfen bir hafta sonra, o da gece gündüz açık duran televizyonun gürültüsünden rahatsız olan alt kattaki komşusu tarafından bulunmuş zavallı yaşlı bir kadının valizine sahip çıkmamın saçmalığına ikna etmeye çalışmıştı beni. Ama nafile, ben bir kere gönül vermişim ya ona… Bu eskilere olan merakım hâlâ dinmedi. Siyah-beyaz filmlere, o filmlerdeki kısa bukleli saçları içe kıvrılan, aşk için gözyaşlarına boğulan kadınlara; kapakları desenli ahşap kutucuklara, değerlerini hiçbir zaman biçemediğim eski biblolara, kenarları oymalı kadife koltuklara, kuğu endamlı porselen çaydanlıklara, daha nice nice şeylere…

Yeni kiraladığımız iki odalı, kocaman mutfaklı o eve ilk kez annemle beraber gittiğimde fark ettim onu. Tesadüfen. Çünkü bir hafta sonra gelmiş olsaydım, mutfak duvarına asılı kıpkızıl sonbahar yapraklarıyla bezenmiş bir parkta sarışın bir kız çocuğunu yanaklarından öpen çilli bir oğlanın yer aldığı resim dışında, o evde oturmuş olan yaşlı kadına dair hiçbir şey kalmayacaktı.

İçi tıka basa eşyalarla dolu evde en fazla bir saat kalmıştım o akşam. Eşyaların hiçbirine elini süremeyeceğini kesin bir dille babama aktarmak, babamın bir çöp yeri ve bir kamyon ayarlamasını istemek üzere işten yorgun argın dönmüş olan annemle beraber gitmiştik. Ev sahibi, evi ancak bu haliyle kiraya vermişti bize. Ölen yaşlı kadının akrabaları yoktu, eşyalarını üstlenecek kimse de çıkmamıştı ortaya.

Annemin o akşam sinirli sinirli soluduğunu hatırlıyorum. Bu eski püskü eşyaları kim alır, nereye atarız biz bunları deyip duruyor, oturma odasında uzun uzun gıcırdayan eski ağır dolabın kapılarını açıp çekmecelerini çektikçe, siniri bir kat daha artıyordu. Ağır kadife perdelerle sıkı sıkı kapatılmış pencerenin önündeki sarı kahverengi karışımı kadife koltuk; onun hemen yanıbaşında, şemsiyesi soluk gülkurusu rengindeki ahşap gövdeli lamba öylesine hoşuma gitmişti ki. O evde filmlerde siyah-beyazın ve grinin tüm tonlarıyla tanıdığım nesneler ilk kez asıl renkleriyle karşıma çıkıyorlardı.

Annem söylene söylene mutfaktaki dolapları karıştırırken, babam gelmişti. Bense arkadaki yatak odasında kendi keşiflerimi yapıyordum. Demir karyolanın yanında duvara yaslanmış küçük valizi fark ettiğimde, annemle babam kapısı yatak odasına açılan oturma odasına geçmişlerdi.

Babam: “Hanım şu masaya bak, bu saf ceviz biliyor musun? Atılır mı böyle şeyler? Antika bunlar hanım, antika. Bak vallahi, yeminle, şu karşıdaki küçük koltuk var ya, geçenlerde böyle bir şey bir dükkânda gözüme çarptı, alınacak gibi değil.”

Annem ise sinirli:

“Ben antika mantika dinlemem, kim bilir kaç yıl öncesine ait yaşlı bir kadının artıklarıyla çocuklarımı yaşatmam, kendim de kullanmam. Gider ucuzundan, ama yeni şeyler alırım. Hem benim eşyalarım ne güne duruyor, hepsi de sığar buraya.”

Babamın ısrar edecek olduğunu, ama buna pek de cesaret edemediğini hissediyordum. Babam üşengeç bir adamdı biraz. Öyle sanıyordum, ama çok sonraları, bunun aslında bilmediği bir dilde derdini anlatamadığından kaynaklandığını, memlekete (sadece tatillerde gördüğüm, bana pek bir şey ifade etmeyen doğup büyüdükleri ülkeleri için hep böyle derlerdi) gittiğimizde fark etmiştim. Memlekette bir ay boyunca sokaktan eve girmeyen, sürekli koşuşturma içinde olan babamın geri döndüğümüzde, günlerini daha çok ev ve iş arasında geçirmesinin, arada bir akrabalara, tanıdıklara yapılan ziyaretler dışında pek dışarıya çıkmamasının üşengeçliğinden çok, başka nedenlere bağlı olduğunu ancak büyüdüğümde anlamıştım. Dilini bilmediği, öğrenmemek için büyük bir aşkla direndiği bu ülkede, babam hep bir yabancı olarak kalmış; bu yabancılığıyla da içine kapanık, beceriksiz adam kimliğine bürünüvermişti. Hata yapmaktan korkmayan gözü kara bir kadın olduğu için, annemin dil sorunu hemen hemen hiç yoktu. Her yere giren çıkan annem, çalıştığı fabrikadaki kadınlarla dedikodu yapıp bundan keyif alacak kadar öğrenmişti buranın dilini. Sanki benim için yapılmış küçük valizi elime aldığımda, ölen kadının ardından bıraktığı eşyaları çöpe atmak üzere kolları sıvayacak olanın da yine annem olacağını düşündüğümü hatırlıyorum.

Küçük olmasına rağmen ağırca bir valizdi. Yaşlı kadın belki de ölmeden önce seyahate çıkacaktı ya da çıkmıştı da eşyalarını içinden çıkarmaya zamanı kalmamıştı. Eski demir kilidine elimi attığımda, hem merak hem de korkuyla dolup taşmıştım. Garip, sanki açtığım anda yaşlı kadın Alaaddin’in sihirli lambasındaki dev gibi balonlaşıp şişecek, kocaman cüssesiyle karşıma dikiliverecekti. Çocukluğun düş dünyası bir yana, gerçek hayattaki korkuların etkisi de vardı tabii ki bu çekintimde. Gizlice başkalarının eşyalarını karıştırmak, hırsızlık yapmak gibi bir şey değil miydi? Ama, annemin de dolapları karıştırdığını, içindekileri boşaltıp çöpe atacağını düşünüp rahatlamıştım.

Kulağım iç geçire geçire sigarasını çeken babamın nefes alış verişinde, sessizce valizin kilidini açtım. Anlık bir klik. Belki de o klik sesiydi beni o kadar büyüleyen. Yıllarca, herkesten gizleyeceğim, kimsenin dokunmasını istemeyeceğim eşyalarımı bu klik sesiyle açacak, yine o sesle onlardan ayrılacaktım.

Hiç de öyle ağır olduğu kadar, tıka basa dolu değildi. İrili ufaklı bir sürü bez mendil. Yer yer eprimiş, beyazlıkları uçup griye dönmüş mendillerin kenarlarındaki danteller; bazılarının köşelerindeki kabarık motifler; hele o naftalin kokusu, öyle tanıdıktı ki. Memleketteki babaannemin kimsenin dokunmaya cesaret edemediği kocaman sandığının kokusuyla aynı. Babaannemin, bir zamanlar annemin de mendilleri vardı. Benim ise hep kâğıt mendillerim olmuştu.

Ve defterler. Defterleri açtığımı ve el yazısıyla kaleme alınmış sözcükleri okumaya çalıştığımı, düzgün olmasına rağmen, iç içe geçen o sağa yatık el yazısını sökemedikten sonra, aynı el yazısıyla dolu diğer iki defteri de bir kenara attığımı hatırlıyorum. İçlerine mektuplar, faturalar, birtakım evraklar konulmuş zarflar. Siyah-beyaz fotoğraflarda, kâh kendi yaşlarındaki kadınlarla, kâh asker üniforması içindeki genç bir adamın kollarında, bukleli saçları omuzlarında genç bir kadın hep gülümsüyor. Hepsi siyah-beyaz. Defterler, fotoğraflar, mektuplar, mektuplar… Hepsini, bir kenara koymuş, o küçük valize göz dikmiştim, bir de kenarlarındaki beyaz dantelleri solmuş bej bir mendile.

Şimdi ise o eşyaları nasıl atmış olduğuma şaşıyor, tarihin bir kesitini yok ettiğim için içim cız ediyor, vicdan azabı duyuyorum. Ama zaten en geç bir hafta içinde diğer tüm eşyalarla birlikte çöpe atılacak siyah-beyaz fotoğrafları, mektupları, birkaç tane kitabı, kim bilir kaç on yıllık geçmişleri olan, yıkana yıkana eprimiş mendilleri çöpe atılmak üzere bir çöp torbasına doldururken, böyle duygulardan bihaberdim.

Poşeti, annemin antrede içini bir sürü şeyle istiflediği kartonlardan birine yerleştirdim. Üçlü koltuğa eğreti oturmuş, bezgin ve ekşi bir suratla kim bilir kaçıncı sigarasını yakan, kendisini bekleyen işlerden uzaklaşmak istercesine dalıp gitmiş olan babam, önünden geçerken beni fark etmedi bile. İkinci kez, bu kez valizle önünden geçerken başını kaldırdı ve aynı ekşi suratla ama etrafını görmeyerek gülümsedi. Annem ise mutfaktaki dolapları boşaltmakla meşguldü.

Yaşlı kadına ait hiçbir şey bırakmaya niyetli değil gibiydi. Beni fark ettiğinde burnundan soluyordu.

“Kızım sen de baban gibi tembellik edip durma.” Annem çocuklarına sitem ettiğinde hep babamı örnek verirdi. Uyuşukluğumuz, ehlikeyif ve her tür marazi hallerimiz babamın genlerinden bize geçmişti ona göre. Alttaki dolapları boşaltmamı istiyordu. Elimdeki valizi fark ettiğinde, “O pis şeyi de götür hole at. Boş mu onun içi?” Valizi elimden kaptı, boş olduğunu anladıktan sonra yere atıp yine işe koyuldu.

“Yazık, bu yaşlı kadının her şeyi kendisi gibi çürümüş gitmiş. Kim bilir ne zamandan kalma bu kap kacak? Ama bu kaşıklar da gümüşe benziyor. Bunlar da ne atılır ne kullanılır. Ya bir akrabası veya devlet gelip de gümüş kaşıkları sorarsa? En iyisi atmamalı bunları. Kızım sen niye hâlâ dikilip duruyorsun oralarda?”

Dikilip kalmıştım. Pazarlık yapmam gerekiyor. Ağlayarak annemden bir şeyler koparmanın yaşı çoktan geçmiş. En fazla küsebilirim. Ama, annemin ne küsmelere ne de ağlamalara aldıracak tahammülü var.

Annemden o valizi koparmam işte onun gerilmiş, tartışamayacak kadar yorgun ve bezgin ruh haliyle mümkün oldu. Ama, aylar önce sözünü verdiği halde bir türlü alamadığı oyuncakçıdaki küçük bir sandığa para vermekten kurtulduğu için bana bıraktı onu sanırım.

O akşam elimdeki valizle iki hafta sonra çıkacağımız eski evimize döndükten sonra, annem, yeni evi adam edene kadar beni bir daha yanına almadı. Eşyaları çöpe atacak olan kişileri yine o bulmuştı. Ondan önce de kadının işe yarar mobilyalarını, babamın bastırmasına rağmen anneme kabul ettiremediği ceviz masayla birlikte, eski mobilya alıp satan bir Arap’a vermişti.

Eve iki hafta sonra taşındığımızda, yaşlı kadından tek bir iz bile kalmamıştı. Sarıya çalan, yeşil çiçekli ağır duvar kâğıdı gitmiş, duvarları bembeyaz, güneşli bir ev oluvermişti. Sadece, sanırım annem sevdiği için, eski yerine takılmış olan o oğlanın kızı öptüğü resim duruyordu. Ama bir de, her gün birkaç kez açıp kapattığım, artık büyüdüğüm için varlığından dolayı beni ayıplayacaklarından korktuğum uyuyan küçük bebeğimi, tek başıma almaya başladığım kitaplarımı, güzel kokulu silgilerimi, kalemlerimi ve bej dantelli küçük mendili sakladığım valizim. Ona artık sandık diyordum. O mendili ise sandığı kapatmadan önce eşyalarımın üzerine örtüyordum.

İlkokul üçten dördüncü sınıfa geçerken sandığımı her açtığımda, aklıma yaşlı kadın daha sık gelir olmuştu. Ne zamanlar kullanmıştı, acaba onun da mı çocukluğundan kalmaydı? Attığım fotoğrafların hiçbirinde çocuk fotoğrafı yoktu. Üstelik onu, ne çocuk ne de yaşlı biri olarak düşünebiliyordum. O, siyah-beyaz fotoğraflarda gülümseyen, güzel genç bir kadındı benim için.

Bir gün tam karşımızda oturan ve artık annemle sıkı dost olan Meryem Teyzeyle annemin geniş mutfakta çay içerken sohbetlerine kulak kabartıyordum. Annem büyüklerin konuşmalarını dinlememe kızardı hep, hele Meryem Teyzeyle yan yana geldiklerindeyse, ortalıkta görünmeme hiç izin vermezdi.

Annem becerikli bir kadındı. Yaşlı kadının büyük, ağır eşyalarını attıktan sonra, içinde kristal vazoların ve aile fotoğraflarının yer aldığı eski evimizdeki geniş vitriniyle oturma odasını ikiye bölmüş, vitrinin arkasına kendi yataklarını yerleştirmişti. Vitrinle duvar arasında kalan boşluğu da yerlere kadar inen, etekleri dantelli, pileli beyaz bir perdeyle kapatmış, böylece kendi yatak odalarını oturma bölümünden ayırmıştı. Benden iki yaş küçük olan erkek kardeşimle benim için de, bir zamanlar yatak odası olan küçük odaya iki katlı bir ranza, camın kenarına da bir masa yerleştirmişti. Eski evimizden kalma üçlü koltuk ve eski oturma odasındaki masayı ve sandalyeleri mutfağa koyarak, orayı da bir oturma odasına çevirmişti.

İşte annemle Meryem Teyzenin mutfaktaki koltukta sereserpe oturdukları, gülüşüp eğleştikleri, küçücük bir kızken hep aralarına katılmak, büyüdüğümde ise kaçmak istediğim anlardan biriydi. Her yaz memleketten kilolarca getirilen çerezler, çay ve annemin çok nadiren içtiği sigara eksik olmazdı muhabbetlerinde. Ocakta altı kısık çaydanlığın çıkardığı o buharlı mırıltı, burnumu yalayan demli kokusu; annemin bir yıl önce yine memleketten getirdiği ince belli bardaklardaki kan kırmızısı çay; çıtır çıtır çekirdek sesleri arasından alçalıp yükselen muhabbetleri…

Annem ya fark etmemişti benim masada açık kitabın başında kendilerini dinlediğimi ya da belki artık onları dinleyecek yaşta olduğumu düşünüyordu. Söz bu evden ve ölen kadından açılmıştı.

Meryem Teyze 1961 yılında kocasından da önce gelenlerdendi. Çok iyi Almanca konuşuyordu. Kocası, yıllar önce genç yaşta kanserden ölmüş, o da bir daha evlenmemişti. Benim Memo Abi dediğim oğlunu ve biri Türkiye’de evlenip orada kalan, diğeri de –o sözünü pek etmese de herkes biliyordu– bir Almanla yaşayan kızlarını tek başına yetiştirmişti. Hep canlı, neşeli, harika hikâyeler anlatan, ak pak, şişmanca bir kadındı.

“Biliyor musun, İkinci Dünya Savaşı’nda Rus askerleri ilk defa şehre girdiklerinde, burada sadece kadınlar, yaşlılar ve çocuklar varmış. Eli silah tutan erkeklerin hepsi cephedeymiş. Eskiden bu apartmanda oturan Polonyalı yaşlı bir kadın anlatmıştı bana. Dediğine göre askerler aylarca kadınlara tecavüz edip onları köle gibi çalıştırmışlar. Sizin bu dairede oturmuş olan o yaşlı kadının iki çocuğu da bombalardan ölmüş. Kocası da cepheden geri dönmemiş. Aradan neredeyse kırk yıl geçmesine rağmen, kadın ölene kadar kimselere kapıyı açmadı. Benim Mehmet o zamanlar küçücük çocuktu, arada bir alışveriş çantasını yukarı çıkarırdı da, onunla bile korkarak, çekinerek konuşurdu. On beş yıllık komşumdu, ama sadece bir kere davet etti beni evine. Mehmet’in yardımlarına karşı bir teşekkürdü bu herhalde. Mehmet’le beraber gitmiştim. Çocuk için bir dilim ekmeğin arasına peynir koymuş, peynirin altına da, aha parmak kalınlığında tereyağı sürmüştü. Çocuğun midesi kalkmıştı. “Ahh,” diye söylenmişti kadıncağız, “savaştan sonra siz halimizi görseydiniz, yıllarca bir dilim ekmek üzerine sürülmüş bu kalınlıkta tereyağı hayaliyle yaşadım.”

Neyse, Ruslar şehre girip, tüm kapıları açıp tek tek kurcalarken, bizim bu kadın haftalarca yatağının altında saklanmış. Polonyalı kadının dediğine göre, daha çok köylerden kırlardan gelen genç Rus askerleri üçüncü kattan sonraki katlara çıkmaya çekinirlermiş. Herhalde alışkın değillermiş o kadar yükseklere tırmanmaya. Bir de, merdivenin bir kısmı çökmüşmüş, nasıl olsa kimse yoktur diye yaklaşan olmamış bu kata.”

Annem, ilgiyle dinliyor ve arada bir “Vah vah, bak sen,” gibi yorumlarda bulunuyordu.

“Bakma sen şimdi zengin olduklarına, çok fukaralık çekmiş bu millet. Dediklerine göre, aylarca hiç su akmamış, yiyecek desen hak getire. Zavallı kadın burada nasıl haftalarca aç susuz dayanabilmişse? Zaten yıllarca korkarak baktı kapı aralığından bizlere. Bu eskiler yabancı düşmanı, ırkçıdırlar diyorlar ya, bence bu kadınınki düşmanlık filan değildi, biri aniden evine girer diye korkuyordu. Garibim, son zamanlarda da dışarıya hiç çıkmaz olmuştu.”

Dayanamayıp atılmıştım söze. Sert ve kin dolu bakışları karşısında her defasında tüylerim diken diken olan, her an savunma halinde, bastonunu insanın yüzüne vuracakmış gibi dimdik tutan eski apartmanımızdaki yaşlı bir kadın aklıma gelmişti. “Anne, bizim eski komşumuz vardı ya, Bayan Schiffer, hani beyaz bir köpeği vardı. O da öyleydi. Bana hep Türkengör* diyordu.”

Annem beni yeni fark etmişçesine, kız sen bizi mi dinliyorsun diye çıkışmış ve hemen odama gitmemi istemişti.

Dışarıda şırıl şırıl dökülen yağmur, içeride futbol seyretme bahanesiyle babamın dizleri dibine uzanıp uyuklayan kardeşim. Henüz ait değilmişim demek yetişkinlerin dünyasına. Odamıza geçip yine valizimi kucağıma aldığımda, keşke kadının eşyalarını atmamış olsaydım diye iç geçirmiştim ilk kez. Kadın belki de Ruslardan nasıl saklandığını yazmıştı o defterlere.

 

Yıllar geçtikçe unuttuk eskiden bu evde oturmuş olan kadını. Ne Meryem Teyze ne annem; bir daha kimse anmadı onu. Benim ise arada bir, yıllar geçtikçe içine koyduğum, içindekilerin sürekli değiştiği sandığımı açtıkça aklıma geliyordu. Ama zamanla ben de unuttum. Aynalı ve çekmeceli bir dolabın odamıza girmesinden sonraysa, büsbütün çıktı gitti hayatımdan, tıpkı büyüsünü yitiren sandığım gibi. Ben büyüdükçe o eskiyen, yıpranan, kimi zaman yerleri başka eşyalarla doldurulan sıradan bir nesne olmuş, dolabın üstünde eski bir valiz haline gelmişti. Evinde ölü bulunmuş yaşlı bir kadına dair haberler de artık bir şey ifade etmemeye başlamıştı. Hayat hızla yüz değiştiriyordu. Büyüyor ve dış dünyaya karşı olan heyecanlarım, meraklarım değişiyor; ilgilerim başka şekillerde kendime, kendi bedenime yöneliyordu demek. Ya da, o kadına duyduğum acıma duygusu, çok sonraları tarihten öğrendiklerimin karşısında sönüp gitmişti. Hiç bilinçli düşünmemiştim onun tarihteki rolünün ne olduğunu, onun küçük bireysel hezeyanının da kitlelerin hezeyanı içinde bir payı olduğunu, bunun koca bir kıyıma mal olmuş olabileceğini. Kapı aralığında bir yabancıya bakarken korkuyla değil de, belki de ortak bir suçun, o suça neden olan, kendi büyüsü içine kilitlenmiş koca bir dünya görüşünü temsil eden iğrenmeyle dolu olduğunu da düşünmemiştim. Meğer en yakın ağızdan anlatılanmış, en yakında görülenmiş inandırıcı olan.

 

Masallara olan inancını yitirmiş, ama hâlâ için için sandıklarda, kapalı kutularda, lambalarda saklı sihirli bir dünyadan kopamamış sekiz yaşındaki bir çocuğa neler vaat etmezmiş ki zemini koyu kahverengi, kenarları incecik hâki sarmaşıklarla çevrili, içi yeşil astarlı küçücük bir valiz. Tüm iyilikler ve kötülükler hâlâ büyülerle ortaya çıkıp kaybolurken, tarihin kendisi de sadece ve sadece upuzun, kıvır kıvır saçlı güzel prenseslerin iyi kalplerinde ve kocaman siyah benli, uzun burunlu eciş bücüş büyücülerin sihirlerinde saklıymış henüz.

Küçük valizle olan ilişkimi on beş on altı yaşlarımdayken tümden bitirmiş olmalıyım. İlk elime geçtiği günü, üzerimde yarattığı duyguyu bu kadar berrak hatırlarken, sonraki akıbetini bilmiyor olmam çok ilginç. Şimdi bir müze haline getirilmiş ve kentin bombalandığı 1940 ile 1945 yılları arasındaki yaşamı belgeleyen her türlü nesneyle dolu bu sığınağa nasıl geldiğini ise hiç bilmiyorum.

 

Uzun boylu sarışın rehber, bombalanmış bir lokantadan arta kalan bardakların; burada doğmuş ve nüfus kâğıtlarında doğum yeri olarak bu sığınağın adı yazılı, şimdi altmışlarındaki insanların hikâyelerini bırakmış, havalandırma sistemine geçmişti.

“Bu derinlikteki sığınak yüz kişilik olup en fazla iki saatlik bir oksijene sahipti. Ama savaşın son günlerinde beş yüzden fazla kişi saatlerce burada nefeslerini tutmak zorunda kalmıştır.”

Ama ben dinleyemiyorum. Yıllardır, nice araştırmaya, nice öyküye, nice filme, nice belgeselin siyah-beyaz karelerine konu olmuş karanlık bir dönemi bir kez de başka cepheden görebilme merakıyla daldığım bu sığınakta, bula bula kendi çocukluğumu bulmuşum. Benimle beraber bilet alıp bir metro girişindeki bu eski sığınağa inen diğer yirmi beş kişiyi unutmuş, tipinden, renginden hiçbir şey kaybetmemiş küçük valizimle baş başa kalmışım. Mutfakta usul usul kaynayan çayın mırıltısını işitiyor, buharlı kokusunu alıyorum.

Lütfen dokunmayın diyen rehberin sesiyle kendime geliyorum. “Biz yıllardır bu nesneleri toplamak için çok uğraştık. Hepsi önemli tarihi dokümanlardır.”

Parmaklarımı üzerinde gezdirip, açmadığım halde klik sesini işittiğim demir kilitten hızla elimi çekiyorum.

“Nedir bu valizler? Mesela bunun kimlere ait olduğunu biliyor musunuz? “

“Hayır, buradaki valizlerin bazıları tavan aralarından bulunup çöpe atılmış ya da eskicilere verilmiş, çoğu da sığınakların içinde onlarla birlikte bugüne kalmış. Dikkat ederseniz, boyutları son derece küçük. Savaşın son yıllarında bomba alarmlarıyla tetikte yaşayan insanlar, zaruri eşyalarını sürekli bunların içine koyup gündüz işe gittiklerinde de yanlarında taşırlarmış. Sizin dokunduğunuz, dar bir sandığı andıran bu valizin önemli bir özelliği var. Deniz aşırı yolculuklar için meşeden yapılmış, 1920’lerden kalma dörtlü bir valiz takımının en küçüğü. Çocuklar ya da kadınların özel küçük eşyaları için son derece elverişli. Hoş bir görüntüsü var değil mi? Son derece özel bir antika parçası aslında. Genç bir kadına ait olması gerek. Bir eskiciden, bir Arap dükkânıydı sanırım, ben keşfettim. Dükkânın sahibi yıllar önce dairesinde yalnız başına ölen yaşlı bir kadına ait olduğunu biliyordu sadece.”

Rehber çerçevelenmiş, altlarına numaralar verilmiş resimler, fotoğraflar, evrak ve gazete kupürleriyle dolu duvarı göstererek, “Bakın, 136 numaralı çerçevenin içindeki şu bej mendil de onun içinden çıktı.”

Duvara yaklaşıyorum. Hemen tanıyorum mendilimi. Eski danteliyle, ilk öğrendiğim ve üzerine işlemiş olduğum o gül motifi, yeşil yaprakçıklarıyla biraz solmuş. Gül örneğini çıkarmaktan değil de, en çok küçük bir parça kanaviçeyi mendilin üzerine tutuşturmakta, motif bittikten sonra da kanaviçenin ipçiklerini çekip çıkarmakta zorlanmıştım.

“Bu valizin ve mendilin aynı döneme ve kişiye ait olduğunu sanıyorum. Mendilin köşesindeki gülü andıran motifi görüyor musunuz? Mendil, kumaşı ve etrafındaki danteli itibariyle, 1930’lara veya 40’lara aitken, üzerindeki motif daha yakın zamanlarda işlenmiş.” Adam bir süre sustu. “Üstelik bu mendile sarılmış birkaç tane de mektup vardı. Bunu çok iyi hatırlıyorum, zira mendil mektuplara sarılmış, öylece valizin astarının altına konulmuştu. Saklanmıştı desem daha doğru olur, çünkü astarın dikişleri, sanki sadece mektupları saklamak için itinayla sökülmüş.”

Mektup mu?

Kendi kendime konuştuğumu sanmıştım. Ama sesli düşünmüş olmalıyım ki, rehber devam ediyor.

“Evet. Sanırım aşk mektuplarıydı. Ama çantanın ve dönemin tarihiyle ilgisi yoktu. Attık onları.”

Atmışlar onları. Peki, unutmakla atmak arasında fark var mı acaba?

Geçmiş süzülüp aydınlanıyor birden. Etrafımdaki nesneleri daha az önemseyip, değişen kendi bedenime yöneldiğim o sancılı, korkulu ama haz dolu ilk keşiflerim. Yıllar yıllar sonra aklıma gelip de aradığım halde bir türlü bulamadığım, on beş yaşımdayken Peter’in yazdığı aşk mektuplarını demek buraya saklamışım? Herkesten köşe bucak sakladığım, annem görecek diye korkuyla ürperdiğim, ama atmak da istemediğim için, son çare yeşil astarını kenarlarından söküp valizin altına soktuğum ilk göz ağrım, ilk aşk mektuplarımı unutup gitmişim.

Bakıyorlar mı bana? Üzerinden neredeyse yirmi yıl geçmiş, korku dolu hummalı ilk aşk serüvenimi bir kez daha andığımı anlamışlar mıdır? Çocukluğa, yıllar öncesine gitmiş olmanın hüznü ve coşkusuyla ağladığımı? Çantamdan çıkardığım kâğıt mendille gözlerimi kurutup etrafıma bakınıyorum. Grup, yeni doğmuş bir bebek için yapılmış gaz maskeli beşiğin etrafına toplanmış. Yüz ifadeleri mahcup ve durgun. Şu mendilin ve çantanın bir zamanlar bana da ait olmuş olduğunu söylesem, hayal kırıklığına uğratır mıyım bu nesnelerin içinde kim bilir belki de kendi karanlık, sancılı, açılıp konuşuldukça dehşetin failleri olabilecekleri ama o dehşete suç ortağı olmaktan kurtulmaya muhtaç tarihlerini arayan insanları? Ama kimse ilgilenmiyor; ne benimle ne de şu acemi parmaklarla işlediğim solmuş ilk kanaviçe işleme örneği pembe gülümle.

Dar merdivenlerinden sığınağın dışına, gün ışığına çıkıyoruz. Yüzler solgun, gözler dumanlı. Düşüncelere dalmış insanlar dört bir yana dağılıyorlar. Bazılarının, bir müze gezisiydi ve bitti işte der gibi rahat soluk alışları dikkat çekiyor. Bense hâlâ şaşkın, nereye gideceğimi bilmiyorum. Ama bir bilet başı değil mi, hiçbir anlamı kalmayana dek daha binlerce kez buraya gelip kendi geçmişime yeniden yolculuğa çıkabilirim.

≡ Menü ≡
Startseite Inhalt
Termine Submissions
Autor_innen Übersetzer_innen Moderator_innen
Über uns Partner Galerie
Kontakt Blog Facebook
Festival 2016 Events Presse